Bölümler
- TORBALI GUNDEM
- GASTE
- Eğitim, Kültür ve Sanat
- Spor, Sağlık, Teknoloji, Araç, Vize, Sigorta, Trafik
- GENEL
- İzmir Gündem
- POLITIKA
- EKONOMI
- Aliağa
- Balçova
- Bayındır
- Bayraklı
- Bergama
- Beydağ
- Bornova
- Buca
- Çeşme
- Çiğli
- Dikili
- Foça
- Gaziemir
- Güzelbahçe
- Karabağlar
- Karaburun
- Karşıyaka
- Kemalpaşa
- Kınık
- Kiraz
- Konak
- Menderes
- Menemen
- Narlıdere
- Ödemiş
- Seferihisar
- Selçuk
- Tire
- Torbalı
- Urla
- İzmir Beldeler
-
YAZARLAR Genelden
- > Ali KÜLEBİ
- > Ali SİRMEN
- > Ataol BEHRAMOĞLU
- > Bekir ÇOŞKUN
- > Cüneyt ARCAYÜREK
- > Deniz SOM
- > Emin ÇÖLAŞAN
- > Emre KONGAR
- > Gani MÜJDE
- > Güray ÖZ
- > Hikmet ÇETİNKAYA
- > Hulki CEVİZOĞLU
- > İlhan SELÇUK
- > Mümtaz SOYSAL
- > Oktay AKBAL
- > Oktay EKINCI
- > Özdemir İNCE
- > Ruhat MENGİ
- > Süheyl BATUM
- > Ümit ZİLELİ
- > Yılmaz ÖZDİL
KENDİN İÇ’İNDE ÇÖZÜM(SÜZ)LER
Özünle özdeşleştirdiğin etine büründüğünde sen, aynadan bakabildiğin yüzüne gülümsersin
Nasıl bir kuşatılmışlıkla içinden çıkılmaz sorun haline geliyor en basit duygu çözülmeleri… Sanki bir daha gidilmesi yasaklanmış dağın arkasında; saklı gibi duran koca kayanın altında; sinerek çürümeye duruyor hissedişler. Ve bu hissedişlerden uzaklaştıkça kayıplara karışmanın zorluğunda sarsılan öz benlikler… İşte bu öz benliklere yabancı bedenler, garip bir tutsaklıkla tutulanmış gibi giderek öze eğreti duruyor. O zaman bu eğreti beden, bir sürü duygunun barınacak ya da saklanacak yer olma alışkanlığından uzaklaşarak karışır kayıplara. Hiç yoktan içine atıldığı yangınlarda, tek başına savaşıp ölme zorunluluğu bundandır belki. Belki düşülmez yolların, yokuşsuz dönemeçlerinde; paramparça olmuş dizleri üzerine yığılışı bedenin, kaçınılmazı olur ki insanın canı yanar. Nihayet söz söylenmez yalnızlığın erişilmez gücüyle, körü körüne itaatin kaçınılmaz sonucu; hiçlik duvarları oluşur özden uzak bedenler çoğaldıkça…
Boş çuval gibi yığılan bedenin, robotlaşan akışıdır şimdi tarihin taşıdığı, kör karanlığın yön alışları içinde. İçinde senin olmadığın bir oyun gibi yaşam, kirli bohçasından çıkarıldığında yasakları başlar sistemin, bedene uygulanan. Senden yüz yıllar önce yaşayan ve giderek eklenen egemen gücün, kendini, ötekinden ayırmak, varlığını ve özgürlüğünü korumak için koyduğu kurallar zinciridir yasaklar belki. Belki bu yüzden sana ve senin içinde bulunduğun ortama uygun olup olmadığına bakmadan/bakamadan sen, eklenmiş zincirin bir halkası olarak; daha doğduğun andan itibaren o kurallarla sarılırsın bir bir. Her yıl alış, yeni demir kelepçeler getirir sana, bedenini ve ruhunu hapseden… Bütün fiziksel gereksinimlerini sınırlayıp disipline etmeyi öğrenirsin önce, taa bebeklikten başlanan bir çalışmayla. Adına, gelenek, görenek dedikleri onca davranış biçimlerinin yaptırımları; sonbaharda dökülen ağaç yaprakları gibi yığılır üstüne. Üstünde damı yok, penceresi çivili küçük odanın korumacılığında; hapsoluşların girdabında; uçuk mavi bir sele kapılarak sürüklenirsin kapı önlerine. Ve açtığın kapıların hiç birinde; önce kendini tanıman ve mutlu etmen üzerine bir söze rastla(ya)mazsın.
Kendini sevmenin, mutlu etmenin bencillikten farkını göremediğin sınır tutmaz kapılardır açılan. İçi boşalmış kavramların, farklı algılamalarıyla değişen birkaç söz uğuldar belki “iç”inin kuytuluklarında. Ya da vaatsiz sevmelerin sevişlerini umarsın, ummanın vazgeçilmez bilgilerini arayıp bulacağın. “Uslu durursan seni, attaya götüreceğim” vaatlerinin, içten içe kurt yemiş ağaç gövdesi gibi ufalanışını görmek, “Benim için bunu yaparsan ben de senin için şunu yaparım. Sen bana bunu verirsen ben de sana şunu veririm. Sen bana bu zararı verdin ben de sana şu zararı vereceğim” uygulamalarının dışında olarak sevmeyi öğrenmek ve sevmenin nedensizliğinde mutluluğu yakalamak istersin. Giderek açgözlü canavara dönüşen egonun ve kıskançlığın güzellik ve mutlulukla dizginleneceğini kavrarsın. Kendinin birincisi olduğun yaşam yolunda; gerçek başarının sadece senin başarmanla olmayıp katılımcı bir çoğunlukla olduğu bilinciyle uğraşırsın; onun başarısı için. Yayılsın istersin, mutluluğun getireceği başarı ya da başarının getireceği mutluluk.
Kara bulutları delip geçen güneş ışığını bekleme umuduyla oyalanışın olur; dirençle aradığın… Ve sen, öğrenme odaklarının seferberliğinde; bitmek tükenmek bilmez bir emek yoğunluğuyla ararsın… Verdiğin sözü, karşındakini sevip saydığın için değil; kendini sevip saydığın için tutman gerektiği bilgisi ve uygulamasını… Karşındakine ayıp olacağı için değil kendine ayıp olacağı için yalandan ve dolandan uzak olmayı… Üretebildiğin kadar üretip, kullanacağın kadarını alıp gerisini paylaşan olmayı… Ve emeğe ve aşka saygının olmadığı yerde ahlakın olmadığı gerçeğini… Bu ve bunun gibi seni ve ötekini, en azından günlük işlerin yürütülmesinde yormayan; giderek uzun süreçte insan olmanın davranış biçimlerini oluşturan kavramlar bütünüyle ararsın mutluluğun anahtarını.
Onca zamandır arandığını bilerek ararsın… Bulmanın bütün zorluklarıyla yüzleşmelerin olur belki. Belki ay ışığının yıkadığı bahçelerde; bir yanışlık kıvılcımdır senin başını döndüren, cefası bitmez bekleyişlerde kalarak. Siperlere saklanan karanlık insanların, aşkı yok edişlerine şahit oluşundur; dört yandan cefalar çektirildiğin, bilirsin. Olsun… Yine de sen, bitmek tükenmek bilmez bir arayışla ararsın. Hiçbir engelin, seni, geriye atamadığı, hatta giderek; her yol alışta ya da bir sonraki basamakta; zorlukların çözüme ulaştığını, en azından azaldığını gösteren yerin, kapısını ararsın.
Dur durak bilmez bu hummalı arayış; bugünlerden dünlere atar seni, ağılı akan dere suyundan ötürü pınar başına gider gibi… Zamanın tozlu yollarına düşersin duraklarında kendine rastladığın. Onca emek ve zamana savruluşunu yaşarsın yeniden. Sonra kuru bir dere yatağından geçer gibi yürüdüğün ya da yürütüldüğün öğrenim yıllarına ulaşırsın, şimdi uzağında olarak. Öğrenmenin en doyumsuz açlığında öğrendiklerine bakarsın. Çocukluk ve gençliğinin, yaşama dair olmadığından ötürü unutulacak pek çok bilginin kıskacıyla; kuru erik çekirdeği gibi kalışına takılır gözün. Bir yaman çelişkiyle bitkin düşüşlerin olur kaçamadığın… Şaşkınlıkların olur. Nasıl olmasın? Onca emek, onca zamandan sonra aldığın, beynini doldurduğun bilgilerin çoğunun yaşamın uzağında olduğunu gördükte sen, nasıl şaşkınlıkların görünmeyen kuyularına atılmazsın, sönmeyen yangınlar içinde. Taşın altındaki kuytulukta büyümeye çalışan fidan gibi savunmasızlığındır şaşkınlığın.
Oysa her yeni gelen günün sonraki güne basamak olduğu ve sırf bu yüzden bile koklanan havanın, içilen suyun, yenen zeytin tanesinin önemini öğrenip bilmek ve ona göre yaşamak değil midir, insanlığın önceliği? Dahası içinde yaşama sevinci olmayan; kendisiyle birlikte sürüklemez mi etrafını da yokluklara? Şimdi, sevgi ve saygısı olmayanların çokluğunu ayrımsadığında; sevgisizlik tohumlarının ekilişine tanıklığını sorgularsın, umarsızca. Hatta daha ileriye olarak o tohumların tam da niteliğini, niceliğini bilmeden, bilemeden, bilmek için gerekli ve yeterli bilgilerden uzak kalışının cehaletiyle; sana biçilen rollerde savrulursun iç’inin karanlık kuyularına…
Dansından, şarkından, türkünden ve hatta şiirlerinden nasıl uzaklaştırıldığını ayrımsadıkça sen, insan olan yerlerini söküp atmaz mısın, insanlığından utanarak? Çünkü senin, sevgi dolu yüreğindir aslında sevgisizi de yaşatan. Ve bu yüzden sırf bu yüzden kötülüğün, iyiliğe karşı zaferi gibi göründüğünü aymaz mısın? Birbirlerini doymak bilmez açlıklarla yiyen virüsler gibi her şeyi bir anda yok edecek olan kötülüğün, karanlık sarmalını duyumsadığından katlanmaz mısın sarıdikenlere ki etine saplandığında bir daha çıkarılamaz, bilirsin… Kuşlar ötemeden, çiçekler açamadan sözün kısası bütün varoluşlar; daha olamadan bir yarım kalmışlıkla atılmaz mısın sönmek bilmez alevlerin ortasına… Ve sen, ilk bakışta kendini yem ediş gibi algılanan, aslında asırlarca halk olmanın etkileşimiyle direnmez misin yarını oluşturmaya, kaygılarınla bütünleşik gibi görünse de…
Gözün kararır… Ağlayamayan, gözyaşını çoktan unutan gözün, kararır. Kavramlar uçuşur havada, çiçek tozları yerine. Böylece bal yapamayan arılar ölür, tarihin en ayıp noktasında. Nihayet ekolojik zincirin halkası olarak; arılar gibi ölür uskumrular da ve onmaz bir yok oluş başlar yakamozsuz sularda, giderek her yere yayılan. Şimdi bütün kavramlar en büyük fırtınadan sonra birbirine karışan yerle gökyüzünün karışması gibi karışır yeniden. İçinden çıkamadığın karanlık yollar açılır önünde kaçınmasızca; seni, senden uzaklaştıran ve her uzaklaşmada yeniden yeniden öldüren. Birbirine karışmış kavramlar yumağını tek tek çözmek için çabalarken geçip giden ömrünün dar boğazlarında tıkanırsın belki. Belki ayrımsadığın bazı kavramların ayrışmasındaki rahatlık çemberi içinde dönersin en fazla, kim bilir…
Eteğine doldurduğun bir sürü çözümsüzlüklerle atılırsın dağ yollarına; çelişki tekerini durduran zorluklara aldırmadan. Sonra bir garip çekimle çıktığın dağ tepelerinden baktığın yamaçlarda; çalının korumacılığında büyüyen nazlı bir çiçeğe rastlarsın, mavi. Çelişkilerin tanımına takılı, boşa giden emeklere koşulu; “oldum” diyenlerin “olmak”larına bakarsın, yorgun ve bitkince… Çözümsüzlükler düğümlenir, ufkunun uzaklığınca; kendinden daha yakına bakarsın sonra… Kendini oluşturan yapıtaşlarına ve çalışma sistemlerine… Nihayet, vücudundaki küçücük hücrenin tıpkı senin yaşadığın zorluk ya da kolaylıkları yaşadığı gerçeğiyle sarsılırsın. Ardından ailene, ülkene, dünyaya ve nihayet evrenin bütününe bakarsın. Böylece en küçük hücreden evrene kadar her şeyin birbirine benzer davranışlarıyla yeniden karşılaşıp, sözleri düşürürsün; sonsuzluğun, kapısı penceresi olmayan dehlizlerine. Böylece başlar suskunluğun. Evet, suskunlaşırsın. Savaşlaştığın, tarih kadar eski olmakların, senin egemen güç dediklerini de aştığını görüp suskunlaşırsın. Çünkü her şeyin birbiriyle etkileşim içinde; birbirini öldüren ve doğuran olarak bağlı olduğunu ayrımsarsın. Yani sen, kendi yaşadığın yerde, “oldum” desen bile olduğun yer; örneğin uskumrunun içidir ve uskumrunun denizdeki yaşam savaşı başka bir öyküdür.
Böylece; dibi yok çelişkiler deryasında; değiştirdiğin değişkenlerle kendiliğinden değişen değişkenlerin ritmik dansıyla salınmaya bırakırsın kendini. Gözlerin, dinlenmenin rahatlığında olarak kapanır. Ve etine geçirdiğin tırnakların kanırtır etini. Etin… Bedenini, beden yapan etin... Tuzluyu, şekerliyi, acıyı, tatlıyı, soğuğu, sıcağı kısaca bütün tatları birbirinden ayıran etin… İşkencelerin göz diktiği, zevklerin yapay satılmışlığında özünün terk ettiği etin… Asıllarını kaybettiğimiz çiçek, böcek, kuş, meyve vs. yerine yapaylarıyla oyalanışımız gibi kaybettiğimiz duygulardan ve tat alamayışlardan duyarsızlaşan etin… Özlemin, en yüksek dağın doruklarına ulaştığı yangınlarında; yar elini tutmanın ayrıcalığından uzak, sıradan bir odun parçasını tutma derekesine indirgenmiş duyarlıktaki etin… Yanardağ lavlarının kavurduğu otlar, ağaçlar gibi kavrulmanın koynunda olarak; sonsuzluğun penceresinden, ufukların, bir görünüp bir yok olmasının var ettiği haykırıştan uzakta bırakılan etin… Nisan yağmurlarının, akşamdan önceki zamanda, serinliğiyle, gül yaprağı titreşimlerine bezendiğin, ölümsüzlük şarabına bandırarak savruluşundan uzaklaştıran etin… Her yeni doğumun yeniden utanmalara sarıp sarmaladığı, iğrenmenin ve aşağılanmanın yaman baskısında olarak; incinen özünün telaşıyla; örttüğün etin. Türlü giysilere sarıp, giderek bu giysilerin tutsaklığında kişilik değerleri yüklenen etin… Gelişmenin ve kültürün göstergesi diyerek, yok edilen dünya kaynaklarına karşın markalaştırılan suni güzelliklerle, geriye atılan öz değerler yerine; yeni benliklerle şekillendirilen etin…
Özünle özdeşleştirdiğin etine büründüğünde sen, aynadan bakabildiğin yüzüne gülümsersin bir vakit aralığında. Çünkü bütün gaddar soruların cevabının yazıldığı, ağaç yapraklarına bulanan zamanın, önünde olarak koşar nefesin. Büyük bir film sahnesi olan dünyadaki rolünü, kendi belirleyişinle seçersin, mutluluğun olarak. Böylece başlar önce kendini mutlu etme yolculuğun… Bencillikten uzak, öğrenmenin ve öğrendiğini paylaşmanın mutluluğudur, yaşarsın ve yaşatırsın. Tanıdığın kendinle, her yol alışta yeniden tanış olarak; sevmenin gücünde; yeniden doğmak için kül olmaya gidişine bakarsın. Etrafa yaydığın en önemli enerjindir mutluluğun, görürsün. Denizine koşan derenin öyküsü gibi; başarılı çalışmalarının, mutlu oluşunla orantısını yaşamaya hedefli, vazgeçmesiz dönüşlere saklanmadan akarsın...



del.icio.us
Digg
Yorum gönder