Anasayfa | Karabağlar | AY, DAL OLMADAN

AY, DAL OLMADAN

Yazı ebatı: Decrease font Enlarge font
image

Oysa toplumun ruh sağlını bozacak her türlü etkenden kaçınan olmalıydı yönetici

Havaya düşen cemrenin ılıklığınca yağıyordu yağmur, öylesine… Usuldan  usuldan… Otobüs durağı, evimden, yaklaşık yüz metre uzaklıktaki ana yola çıkıldığında hemen soldaydı. Şemsiyemi açıp; damlaların ritminde yürüyerek korundum aptal ıslatandan… Bedenimin alıştığı ritmin ılık sakinliğince sokuldum otobüs durağına.  Ancak hiçbir şeyin aynı ritimde gitmediği bir dünyada yaşıyorduk nihayetinde.

Daha şemsiyemi kapatmaya bile fırsat bulamadan hızla gelen araba, durağın önündeki su birikintisini, olanca şiddetiyle üzerime sıçrattı. Neye uğradığımın şaşkınlığı içinde; üstüm başım çamurlu suya belendi. Öyle ki yağmurluğumun üstünden boynuma sardığım şalı aşan çamurlu su damlaları, boynumu beleyip, göğsümden aşağıya madeni bir ürperti bırakarak yuvarlandı.  Saçlarımı koruyan şapkamın siperinden; küçük bir kâğıt parçası, çamuruyla asılı kaldı.

Durakta bekleyen iki gencin durumu benden daha kötüydü. Onların saçlarından kaşlarına ve oradan gözlerine doğru akıyordu çamurlu su. Üstleri, başları perişandı. Onlar, o perişanlıkla attılar kendilerini yolun ortasına… Bağırıyorlardı, araba şoförünün duymadığı sözlerle… Zıplıyorlardı, karşıdan garip görünen hareketlerle… Oysa her zıplayışta, biraz daha fazla ıslanıyorlardı. Kendilerinin bile duymadığı bağırışlarla sesleri kısıldı… Nihayet biraz yorulup biraz sakinleşince; geldikleri yoldan geriye doğru yürüyüp gittiler… Islak pantolonlarının yapıştığı bacaklarının, ağır hızıyla gittiler… Şemsiyeleri yoktu ve yağmur yağıyordu. Ama onlar, yağmurdan değil; yerdeki birikinti sudan ıslanmışlardı…

İşte cemrenin ılıklığında; usuldan yağan yağmurda bile yollarımız, küçük göçlüklerin yuvası oluyordu. Ne yazık… Oy almaya odaklı, alt yapı çalışmasından uzak; acelece, göz boyamak için mi yapılmıştı yollarımız… Diğer yapılan hizmetlerin çoğu gibi… Ne garip… Plansız, programsız bir sürüklenişin içinde gerçek bilgilerin uzağında ilerlemeye çalışmaktı sanki ömrümüzün yaşam tablosu… Bu küçükmüş gibi görünen yanlışlıklarla insanımızın günlük yaşantısının ayarı kaçıyordu aslında. Yaşamı, giderek zorlaştıran bu önemli ama önemsiz gibi görülen ayrıntılarla sönüyordu içteki ışık. Nihayet, romantizmin doruklarında savrulmak bile lüks olabiliyordu böylesi zamanlarda… Böylece ruhu kuruyan insanların, birbirlerine tahammülü olamayacağından; anlayışsız ve her an kavgaya hazır bir topluluğun temelleri atılıyordu. Her an kandırılma korkusuyla yitirilen güvenler… Nihayet güvensizliğin kısır döngüsüyle yok olan benlikler…

Aslında ben de öfkelenmiştim. Oysa evden çıkarken; cemrenin ılıttığı, baharın kokusunun taşındığı bu yağmurlu havayı sevmiştim. İçimde böyle bir havada dışarı çıkmanın coşkusu ve duygusallığı vardı. Henüz sabahın onuydu ve havaya, günün yorgun kokusu sinmemişti. Konak’a gidecektim. Kent konseyi binasındaki kadın meclisi toplantısına katılacaktım. Yaşadığım yerle ilgili planlar, projeler üretilecekti. Sorunların ortaya konmasında belki bir cümlem olacaktı… Belki de saptanan sorunların çözümünü bulmaya yönelik konuşacaktım. Kim bilir… Hani hep oluşturulan gündemde kalmak yerine kendimizi ve kendi sorunlarımızı paylaşacaktık belki…  

Arabayı kullananın dikkatsizliği, affedilir gibi değildi, tamam. Ama bu yolların düzgün bir şekilde yapılmasını bile sağlayamayan yetkililere ne demeliydi...  Öfkelenmiştim, öfkeden uzak olduğum bu zamanda… Beceriksizlikler yüzünden… Hak ediyor muydum? Bunca zaman içinde yaşadığım bu toplumun böyle olmasındaki payım neydi? Kendimizi yönetecekleri doğru dürüst seçemeyişimizde ki…

Şimdi iki damla yağmurda böylesi durumları sık sık yaşayan kent yaşayanlarından biri olarak öfkeleniyordum. Öfkeleniyordum, bilinçsizliğimize…  Öfkeleniyordum,  tepkisizliğimize… Öfkeleniyordum, tepkimizin usulsüzlüğüne… Gerçekten tepkilerimizin bile çoğu usulsüzdü. Çünkü olayın sorumlusu başka, tepkinin dokunduğu yer başka oluyordu. Sözün kısası; çoğunlukla sorular başka yerde, cevaplarsa bambaşka yerde aranıyordu… Üstelik kibarlık ve hoşgörüden yoksun insan ilişkileriyle her şey, daha bir içinden çıkılmaz sonuçlar doğuruyordu.

Aslında o arabayı kullanan, böyle yağmurlu bir havada ve kent içinde o kadar hızlı gitmemeliydi. Bizleri ıslattığını fark edince de arabasını, hemen yol kenarında en uygun bir yere park edip yanımıza gelmeliydi. Düzgün bir dille özür dileyip; sorunun, hepimizin sorunu olduğu bilinciyle yetkilileri, bu ve bunun gibi yolların düzeltilmesi için bilgilendirmeyi teklif etmeliydi. Çünkü aslında böylesi yolları kullanan araba kullanıcıları da yayalar kadar mağdurdu… İnsanın kendi mağdurluğunu bilmemesi ne kötüydü.

İnsanın herhangi bir konuda haklarını veya sorumluluklarını bilmesi için nasıl bir eğitimden geçmesi gerekti? Güzel çirkin kavramını bilmesi için? Daha doğrusu kendini bilmesi için nerelerde okuyup nerelerde yazmalıydı?  Gerçekten kendimizi yönetecekleri seçerken hangi ölçütlerden geçirmeliydik? Ya da biz, seçebilmek için hangi ölçülerden geçmeliydik?

Biz, bizi yönetecekleri neye göre seçiyorduk? Bugüne kadar hangi seçimde bir adayın projeleri sorgulandı?  Bu projeleri uygulayacak olan ekipler ve ekiplerdeki uzmanların yapabilirlikleri... Örneğin yol yapımında önceliğin; engebesiz ve düzgün olması bilgisi bilinmiyor muydu? Bilinmiyorsa neden araştırılıp öğrenilmiyor? Biliniyorsa neden bu bilgiler uygulanmıyor? Bu konulardaki sorunlarını çözmüş devletlere yapılan onca inceleme gezilerinin sonuçları nerede? Kalkınmada, önce pahalı gibi görünen alt yapı çalışmalarının, uzun zaman içinde fonksiyonel olarak kazançlı olduğu oralarda gözlenmiyor mu?

Engebeli yollar, arabaların lastiklerini ve motorlarını, yayaların da ayakkabılarını daha çabuk eskitir. Ayrıca bu engebeli ve düzgün olmayan yollarda yayalar, düşüp bir yerlerini sakatladıklarında, doktor ve ilaç masrafının yanı sıra iş kaybına uğrarlar. Çamurlu suda kirlenen giysiler için hiç yoktan su, elektrik, deterjan, yumuşatıcı ve zaman harcanır… Nihayet hepsinden önemlisi, sinirleri bozulup etrafına zarar veren insanlardan ötürü olan can ve mal kaybı...

Oysa toplumun ruh sağlını bozacak her türlü etkenden kaçınan olmalıydı yönetici... İnsanların, yaşamlarını zorlaştıran değil, kolaylaştıran olmalıydı. Böylece mutlu insanların üretimiyle gidilecekti başarıya… Şimdi yanlış adreslere gönderilen öfkelerle, birbirinden uzaklaşmaların bedeli nasıl ödenecekti? Yayalarla sürücüleri karşı karşıya getiren bu olayda asıl sorumluları göremeyen bizler… O sorumluların dikkatini çekecek olan bizler, bir şekilde ayrı düşüyorduk birbirimizden.

İşte ben, eve dönüyordum. Onca sorularım ve çözümlerine dair çalışmalarım, kısır bir döngünün içinde bohçalanıyordu. Biraz daha hızlanan yağmurun altında, şemsiyesiz yürüyordum şimdi, eve doğru. Değişim, eşyanın doğal yapısında saklıydı. İstesek de istemesek de değişecekti her şey… Zamanın sihirbazları, iş başındaydı çünkü. Buna karşın, bir sihirli değneğin değmesi gibi bir anda olmayacaktı yaşadığım çevredeki değişim, biliyorum. Ama değişecekti. Değişmeliydi. Çünkü çift gerektirirli bir eylemdi bu. İçinde yaşadığımız çevreyi biz oluştururken; çevre de bizi oluşturuyordu. O zaman; bizlerin kentli olma bilinciyle kent olacaktı yaşadığımız yer. Önce kendimizden başlattığımız bu eylemin sonuçları; eğer biz istersek, gerçekten istersek; ay, dal olmadan görülecekti, biliyorum…

Biz ne istediğimizi bilmeliydik önce… Böylece isteklerimizdeki kararlılıkla şekillenecekti yönetici görüntüsü. Nihayet gelişim için; baştan başlanacaktı belki her şeye, yeniden…


Sosyal sitelere ekle: Add to your del.icio.us del.icio.us | Digg this story Digg

Subscribe to comments feed Yorumlar (0 gönderilen):

Yorum gönder comment

Lütfen resimde gördüğünüz kodu girin:

  • email Arkadaşına gönder
  • print Sayfayı yazdır
  • Plain text Düz metin
Etiketler
Bu yazı için etiket yok
Bu yazıyı oyla
5.00
Powered by Vivvo CMS v4.1.2