Anasayfa | GENEL | Menderes'ten Tayyip'e Burjuvazinin İhaneti

Menderes'ten Tayyip'e Burjuvazinin İhaneti

Yazı ebatı: Decrease font Enlarge font
image

Değerli Efem okuyucuları okuduğum bir yazıyı sizlerle paylaşmak istedim. Umarım tarihimizi hatırlamak ve analamak bakımından hepimize faydalı olacaktır. Yıl 1955'ti; ABD'nin inisiyatifiyle, "Sovyetler'i güneyden çevirmek" üzere Irak, Türkiye, İran ve Pakistan'ın faşist yönetimlerinin katılımıyla Bağdat Paktı kuruldu. Paktın bölge dışından da iki üyesi vardı; ABD ve İngiltere.

Suriye pakta girmeye yanaşmıyordu. Onu "ikna" etmek görevini TC. Başbakanı Adnan Menderes üstlendi; huzuruna çağırdığı Suriye Büyükelçisi'ne şöyle diyordu: "Bu kafada giderseniz fena olacak... Efendilerine söyle, iki tümenle Suriye'ye girer altını üstüne getiririm..."
Yıl 2005'ti. Suriye yine ABD'nin Ortadoğu planlarının önündeki "pürüzler"den biridir. Ve Suriye'yi "ikna" etmek görevini yine TC. Başbakanı üstlenir.
Washington'a gidip talimatlarını alan Başbakan Tayyip Erdoğan, ayağının tozuyla Suriye'yi tehdit eder: "Türkiye hiçbir şekilde baskıcı rejimleri onaylamaz.. Türkiye'nin Suriye'den örnek alacağı herhangi bir şey bulunmamaktadır, ancak Suriye'nin Türkiye'den örnek alacağı pek çok şey bulunmaktadır."
Aradan tam 50 yıl geçmiştir, Başbakan'ın adı değişmiştir, ama Türkiye'nin Ortadoğu'da ABD adına üstlendiği rol ve başbakanların bu rolü oynayış tarzı değişmemiştir.
Menderes'ten Tayyip'e kadar hemen hemen kesintisiz gelen bir işbirlikçilik çizgisidir bu.
Başbakan Erdoğan'ın Washington'da açıkladığı gibi, bütün bu onyıllar boyunca "Türkiye Ortadoğu ve Asya'da Washington ile aynı hedefi izlemektedir".
MENDERES'ler, DEMİREL'ler, EVREN'ler, ÖZAL'lar, TAYYİP'ler, ülkemizi 55 yıldır ABD başkanlarına bağlı sömürge valileri gibi yönettiler.
Menderes'ten Demirel'e, Özal'dan Tayyip'e uzanan çizgiyi anlatmak, bir yanıyla Türkiye'nin son 55 yıllık tarihini anlatmaktır. Hak verilir ki, kısa bir dergi yazısında bunu yapmak da mümkün değildir. Bu nedenle, tarihi gelişimin bazı yanlarını atlayarak bu işbirlikçi çizginin karakteristik özelliklerini ortaya koymaya çalışacağız.
1950'den bu yana bu çizgi iktidardadır. Ülkemizde açlık, işsizlik, adaletsizlik, katliamlar, provokasyonlar, Susurluklar, ne varsa, bunlardan bu çizgi sorumludur. Ülkemizin başına hangi bela, halkımızın başına hangi cefa gelmişse, bu siyasi çizginin uyguladığı politikalar sonucudur. Ülkemizi emperyalizmin bir uydusu yapan anlaşmaların altında bunların imzaları vardır.
Bu siyasi çizginin simgeleri olarak Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal ve Tayyip Erdoğan'ı vurgularken, başka iktidarları eksik bırakıyor değiliz. Gerçek şu ki, bu liderlerin doğrudan iktidar olmadığı 12 Mart ve 12 Eylül cuntası dönemlerinde, Erbakan'ın, Türkeş'in AP'yle koalisyon ortağı olduğu Milliyetçi Cephe dönemlerinde, Ecevit'in, CHP/SHP'nin kısa süreli iktidar ortağı olduğu ara dönemlerde, DYP'nin, ANAP'ın başında Tansu Çillerler'in, Mesut Yılmazlar'ın olduğu iktidarlarda da, esas olarak uygulanmaya devam edilen bu çizgidir. Bu çizgi, ülkemizi yeni-sömürge yapan çizgidir. Zaten, bu Amerikancı düzende oligarşinin çeşitli kesimlerinin temsilcisi olan muhalefet partileri de, bu çizgiye "muhalefet" yapmamış, muhalefet anlayışları, emperyalizme daha iyi hizmet etme anlayışıyla oluşmuştur. DP çizgisinin yıllar yılı "siyasi rakibi" olarak sunulan CHP'nin DP'yle, AP'yle yarışı, "biz bu emperyalist programları daha iyi uygularız" yarışı olmuştur. "Muhalefet görevi" icabı demokrasiden, hak ve özgürlüklerden sözetmeleri ise, halkın muhalefetini düzen içinde tutma misyonuyla sınırlıdır. Bu anlamda bu dört simge, 1950'lerden bu yana iktidar olan işbirlikçi çizgiyi temsil edebilecek isimlerdir.

İhanet çizgisinin manifestosu: "46 Ruhu"

1940'lar Türkiyesi'nde muhalefetin gelişme zemini son derece güçlüdür. Açlık, yoksulluk, köylüler üzerindeki jandarma baskısı artık patlama noktasına getirmiştir halkı. DP işte bu ortamda demokrasiden, özgürlüklerden sözederek çıktı siyaset sahnesine. Demokrat Parti (DP), 7 Ocak 1946'da CHP'den ayrılan kadrolar tarafından kuruldu. Bu, onyıllardır işbirlikçi burjuvaziyi geliştirmeye çalışan CHP çizgisinin bizzat kendi hazırladığı bir sonuçtu. "Kemalist" CHP'den tekelci burjuvazi ve toprak sahiplerinin temsilcisi DP doğmuştu.
AP'den DYP'ye, ANAP'tan AKP'ye sağ partilerin yıllardır dilinden düşürmediği "46 Ruhu"nun özü, emperyalizme bağımlılık köprülerini kurmaktır.
DP katıldığı ilk seçim olan 1946 seçimlerinde 65 sandalye kazandı. 1950'de ise iktidara gelecek çoğunluğu elde etti.
1950'deki bu iktidar değişikliği, sıradan bir iktidar değişikliği değildir. Küçük-burjuvazinin iktidarına son verilip oligarşinin hakim güç haline gelmesidir. 1920'lerin başındaki Kurtuluş Savaşı'la oluşturulan yapıya karşı gerçekleştirilmiş bir karşı-devrimdir.
Darbesiz, kansız, silahsız bir karşı-devrimdir bu; 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası dünya konjonktürünü, ABD'nin Marshall yardımları ve Truman doktriniyle müdahalesini çok iyi değerlendirerek, "demokrasiye geçiş" maskesi altında gerçekleştirilen bu iktidar değişikliği ile emperyalizm ve oligarşinin tam hakimiyeti sağlandı.
Bu "ruh", emperyalizme, özel olarak da Amerika'ya hayrandır. "Küçük Amerika olacağız" sözü, 46 ruhunun siyasi hedefini özetler.
Bu "ruh", NATO'ya girebilmek için emperyalizmin önünde yalvar yakar olmuş, ABD'ye sadakatini kanıtlamak için binlerce askeri Kore'de Amerikan çıkarları için savaşa sokmuştur.
Bu "ruh"un içinde, sınırsız bir demagogluk, sınırsız bir popülizm (ki, bu çizginin liderleri hep mükemmel demagoglardır) ve emperyalizme sınırsız bir sadakat vardır.
Daha sonraki onyıllar boyunca izlenecek ekonomik, politik çizginin tüm ana hatları Menderes döneminde çizilen politikanın devamıdır.

"Yollar kralı" Menderes
"Barajlar kralı" Demirel


Yeni egemen sınıfların (işbirlikçi tekelci burjuvazi, toprak ağaları ve tefeci tüccarların ittifakından oluşan oligarşinin) politikası, Adnan MENDERES'in kişiliğinde cisimleşmiştir. Bu kişilik, işbirlikçi ihanet ilişkilerinin temsilcisidir. Özgürlüğün, demokrasinin, halkın değil, yeni-sömürge Türkiye'nin, gizli işgal zincirleriyle emperyalizme bağlanmasının politikacısıdır.
Menderes, iktidarı döneminde "yollar kralı" diye anılmıştır. Ve ilginçtir; bu işbirlikçi ihanet çizgisinin temsilcilerinin hep böyle bir ünvanları vardır. Demirel "barajlar kralı"dır. Özal, "telekomünikasyonu" Türkiye'ye sokan adamdır, liberalizmin bayraktarıdır (Tayyip de muhtemelen "duble yol kralı" olarak anılacak.)
Oysa bu ünvanlar, onların "büyük, ülkesini geliştiren" liderler olmalarının değil, yeni-sömürgecilik çerçevesinde kapitalizmin yukarıdan aşağıya geliştirilmesinin sonucudur. 1950'lerde ülkemize tam manasıyla giren emperyalist tekellerin öncelikli ihtiyacı yollardır.
Kapitalizmin gelişimi için, emperyalist burjuvazinin stok dağlarını eritebilmesi için ulaşımın geliştirilmesi gerekiyordu. Tarımın sanayiye bağımlı hale getirilmesi yine ulaşım ağının modernleştirilmesinden geçiyordu. Kısacası, yollar emperyalist üretim ilişkilerinin ülkeye taşınacağı kanallardı. Emperyalist tekeller, Menderesler'in "ucuz iş gücü cenneti" "tatlı k‰rlar ülkesi" diye pazarladığı ülkemize Menderesler'in yaptığı asfalt yollardan girdi. Adnan MENDERES, tekellerin bu ihtiyaçlarını karşılamak için "yollar kralı" oldu. Tabii ki bu "imkan"dan halk da yararlanıyordu; zaten yukarıdan aşağıya kapitalizmin geliştirilmesinin halk kitleleri için de bir süreliğine nisbi bir refah yaratması esprisi de budur.

Ülkemizi borç batağına
sokan kararların mimarları

Emperyalist bağımlılık zincirinin ilk halkası bilindiği gibi "yardım"lar, "kredi"ler ve borçlandırmadır. Yollar kralı Menderes de, iktidarının ilk dönemlerindeki kısmi rahatlamayı emperyalistlerden aldığı krediler, borçlar sayesinde sağlamıştır.
Ama bu borçların bir de "geri dönüşü" vardı.
1958'e gelindiğinde DP hükümeti "borçları ödeyemeyeceğini" bildirdi. 8 yılda iflas bayrağını çekmişlerdi. Emperyalist kurumlar hemen yeni isteklerini dayattılar DP'ye. Büyük bir devalüasyon yapıldı. Ama kriz yine atlatılamadı. Bu kez, yarı-sömürge Osmanlı Devleti'nin gelirlerine el koymak için kurulan Düyun-u Umumiye'nin bir benzeri de yeniden Menderes iktidarında kuruldu. "Türkiye Yardım Konsorsiyumu" adı verilen bu kuruluş, emperyalistlerin Türkiye Cumhuriyeti'nden alacaklarını tahsil etmek üzere işbaşı yaptı. Artık ekonomi, bütçe bu kuruluşun denetiminde olacaktı. Emperyalizm, 1946'dan 1958'e kadar ki 12 yıl içinde ekonominin dümenini ele geçirmişlerdi. "Milliyetçi", "muhafazakar" Adnan MENDERES, işbirlikçi Osmanlı Padişah'ı Vahdettin'in yolundan ülkeyi satıyordu.
Aslında Menderes, Demirel, Özal, Tayyipler'in çizgisi, Vahdettinler'in çizgisinin devamıdır demek de hiç yanlış değildir.
Bu çizgi ülkemize Duyun-u Umumiye'yi, "Yardım Konsorsiyumu"nu, IMF'yi, Uluslararası Tahkim'i getiren çizgidir. Bu çizgi, 1958 devalüasyonu, 24 Ocak kararları, 5 Nisan kararları, özelleştirme gibi halkımıza açlık, işsizlik getiren tüm ekonomik politikaların "mimarları"dır. Onların tarihinde her biri vatana ihanetin belgesi olan bu uygulamalardan başka bir şey yoktur. Menderesler'le birlikte ülkemiz sürekli borç faizi ödeyen, her geçen yıl bütçesinin daha fazlasını buna ayırmak zorunda kalan ve bu kısır döngü içinde borç batağına gömülen bir ülke haline getirilmiştir. MENDERES "yollar kralı"dır ama, ülkemizin ulusal kaynaklarını emperyalistlerin kasalarına götüren yolların kralıdır.
Menderes'in zulmü ve

darağacındaki sonu

1950'lerin sonlarında krizin derinleşmesi, bunun karşısında başta gençlik olmak üzere tüm halk kesimlerinin memnuniyetsizliğinin yükselmesi karşısında, Menderes iktidarı gençliğe ve halka saldırmaya başlamıştır. Muhalefetin mitinglerine saldırılmış, öğrenci yurtları makinalı tüfeklerle taranmış, sivil faşist güçler devreye sokulmuştur.
DP çizgisinin sivil faşist güçleri kullanması da, daha sonra Demirel iktidarlarında daha üst boyutlarda göreceğimiz gibi, bu çizginin karakteristik özelliklerinden biri olarak her dönem sürecektir.
DP hükümeti, bir yandan bu saldırıları gerçekleştirirken, faşizmi kurumlaştırmak ve kendine militan bir kitle tabanı oluşturmak için de "Vatan Cephesi"ni örgütlemeye girişmiştir. Radyodan her gün "Vatan Cephesi"ne girenlerin listelerinin yayınlandığı bu cepheleşme, çatışmayı ve halkın muhalefetini daha da keskinleştirmiştir.
İktidara gelişinden itibaren Kemalizmi tasfiye etmek ve bu amaçla özellikle ordunun yapısını değiştirmek için büyük çaba sarfeden DP iktidarının faşist uygulamaları, asker-sivil aydın kesimde de huzursuzluğun büyümesine neden oldu. Bu ise muhalefet cephesini büyütecek ve DP iktidarının sonunu hazırlayacak gelişmelerin başlangıcıydı.
Menderes iktidarının saldırılarını iyice artırdığı, bağımsızlık isteyen gençlerin meydanlarda kurşunlanmaya başlandığı bir dönemde, 27 Mayıs 1960'da yapılan askeri darbeyle, DP hükümeti alaşağı edildi.
27 Mayıs Kemalistler'in güç dengesini kendi lehlerine çevirmek için yaptıkları bir çıkıştı; başlangıcında ilerici güçlerin belli taleplerine de cevap verdi, ancak bu çıkış yeni-sömürgeleşen Türkiye'de sonuçsuz kalacaktı.
27 Mayıs darbesini gerçekleştirenlerin ilk işlerinden biri DP iktidarını yargılamak oldu. Bu yargılamalar sonucunda Başbakan ve Demokrat Parti Genel Başkanı Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edildiler.
Peki, gerçekte emperyalizmin bir hizmetkarı olan Menderes'in "kahramanlaştırılmasına" yolaçan bu yargılama nasıl yapılmıştı?
Adnan Menderes asıl suçlarından yargılanmamıştır. Adnan Menderes'in asıl suçları gerçekten büyüktür; bu suçun adı, vatana ihanettir. Ülkemizi emperyalizmin yeni-sömürgesi yapmıştır. Bundan daha büyük bir suç işlenmemiştir ülkemizde. Ama o bundan yargılanmadı. İşlediği iddia edilen suçları ise, gerçekte hemen tüm burjuva politikacılarının yaptıklarından farklı şeyler değildi.
Menderesler'in idamı, oligarşiyle küçük-burjuvazi arasındaki iktidar çatışmasının sonucudur. Amerika ise, başbakan olduğu sürece, kendisine tam bir sadakatla hizmet eden, Türkiye'nin kapılarını ABD'ye açan, onlarca Amerikan ve NATO üssünün aç'lmas' iznini bizzat imzalayan Menderes-Bayar ikilisinin sonunu sadece seyretti. İdamları engellemek için hiçbir girişimde bulunmadı, kimi yorumlara göre, yeşil ışık bile yaktı. Bu da emperyalizmin gözünde işbirlikçilerin kullanılıp gerektiğinde bir kenara atılacak bir paçavradan başka bir değerinin olmadığının çok çarpıcı bir göstergesiydi. Ama Menderes'in devamcıları, bundan hiç ders çıkarmayacaktı.

Menderes'in bayrağı
Morrison Süleyman'da

Türkiye siyasi tarihinde yaptıklarıyla, sıfatları arasında onun kadar fark olan azdır. Bunu demagogluğuna ve her zaman işbirlikçi, yalaka bir çevreyi beslemesine borçludur.
Sömürü, onun iktidarlarında azgınlaşmıştır. En çok kan onun iktidarlarında dökülmüştür. En çok borçlanma onun iktidarlarında yapılmıştır. Ama o "baba" ilan edilmiştir. "Çoban Sülü"lükten "barajlar kralı"na kadar uzanan birçok sıfat takılmıştır. Belki de hep asıl sıfatını unutturmak istemiştir. Çünkü asıl sıfatı, Menderesler'den Tayyipler'e uzanan işbirlikçi ihanet çizgisinin etiketi gibidir.
Süleyman Demirel, siyaset sahnesine '60'lı yıllarda girdi. 29 Kasım 1964'te, DP'nin devamı olarak kurulan Adalet Partisi Genel Başkanı oldu. Peki ondan önce ne yapıyordu?
Ondan önce o, büyük Amerikan tekellerinden "Morrison-Kunudsen"in Türkiye temsilcisiydi. Morrison tekelinin o yıllarda adı, Vietnam'da yaptığı hücre hapishaneler ve işkence merkezleri ile ünlüydü. Türkiye'de de aynı dönemde "Bahriye Kışlası" adı altında gizli bir işkence merkezinin yapımını üstlenmişti. Morrison Şirketi'nin Ereğli Demir-Çelik'teki yapı işlerinde grev yapan işçilere saldırı emri veren Morrison'un temsilcisi Demirel'di. CIA, 27 Mayıs sonrası yeniden şekillenen siyaset sahnesinde, Menderesler'in yerini doldurmak üzere işbirlikçiliğinden, sadakatınden şüphe duyulmayacak bir isim aradığında, "Morrison Süleyman"ı keşfetmeleri zor olmadı.
Demirel'in izinden gittiği 46 Ruhu'nun lideri, 1952'de Türkiye'yi NATO'ya sokmuştu. ABD'ye Türkiye'de onlarca üs açma izni vermişti. Amerikan tekellerine ayrıcalıklar tanıyan onlarca ikili anlaşma imzalamıştı. Demirel de ondan geri kalmamalıydı. Morrison tekelinin Türkiye temsilcisi olan Demirel, ABD desteğiyle başbakanlık koltuğuna oturunca, ABD'nin Türkiye temsilcisi olarak emperyalizme hizmetine devam etti.

ABD'ye sadakatin karşılığı:
34 yıllık iktidar

Demirel, siyasi yaşamının hiçbir aşamasında özellikle Amerikan emperyalizmiyle çelişmedi. Ekonomide, dış politikada hep ABD'nin istediği adımları attı. Bunun sonucudur ki, 1964'den, 1998'e kadar tam 34 yıl, çeşitli defalar başbakanlık, çeşitli adlar altındaki işbirlikçi tekelci sermaye partilerinin genel başkanlığı ve Cumhurbaşkanlığı yaparak, emperyalizmin politikalarını uygulamaya devam etti. Bu 34 yıl, emperyalizm için Türkiye'deki yeni-sömürgeciliği sürdürmek oldukça sorunsuz oldu.
Fakat bu 34 yıl, halk için çok daha başka anlamlar taşıdı.
Neler vardı bu 34 yılda?
Dış borçları büyüttü Demirel de. Ülkeyi "70 cente muhtaç" hale getirdi. ABD'ye yeni üs açma izinleri verdi. Demirel'in bunu gizlemek için söylediği "üs yok tesis var" yalanı meşhurdur.
CIA'nın kontrgerilla politikaları doğrultusunda önce sivil faşistlerin Komünizmle Mücadele Dernekleri adı altında örgütlenmesini sağladı. Daha sonraki süreçte halka karşı MHP'lilerin kullanılması politikasının uygulayıcısı, MHP'nin hamisi de yine Demirel oldu. MHP'li faşistler devrimcileri ve halkı katlederken o başbakanlık kürsüsünden "bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz" diyordu.
24 Ocak ekonomik kararlarını aldı. 24 Ocak kararlarının alınmasını isteyen IMF'ydi. Amerika da, Demirel de iyi biliyordu ki, 24 Ocak kararları ancak işçi sınıfının ve tüm emekçilerin susturulduğu koşullarda uygulanabilirdi. Nitekim bu kararlar, 12 Eylül faşist cuntasıyla uygulanacaktı.
Demirel, hem 12 Mart'ta, hem 12 Eylül'de görünürde "iktidardan uzaklaştırılmış"tır. Ama her iki cuntanın uyguladığı program, AP'nin programından ve onun aldığı kararların uygulanmasından başka bir şey değildir. O, her iki cunta döneminde de emperyalizmin sömürüsünün önünde engel çıkardığı için değil, emperyalist politikaları uygulamakta yetersiz kaldığı için işbaşından uzaklaştırılmıştır.
Sadakatinden asla şüphe edilmediği içindir ki, emperyalizm ve işbirlikçi oligarşi, onu yeniden iktidar koltuğuna oturtmakta bir sakınca görmemişlerdir.
12 Eylül cuntası, darbe gerekçesine haklılık kazandırmak için Demirel'e de siyaset yasağı koydu. Bu dönemde "Konuşan Türkiye"nin savunucusu olarak çıktı siyaset sahnesine. Bu görünümü kimileri Demirel'in demokratlaştığı, değiştiği şeklinde yorumladı. Oysa Demirel'in "Konuşan Türkiye"den kastı, "kendisinin konuşabildiği Türkiye" idi. 1991'de yeniden iktidar koltuğuna oturduğunda infazlar, katliamlar birbirini izledi. Daha sonra Susurluk'ta bir kısmı açığa çıkan kontrgerilla örgütlenmesi, onun himayesinde yaygınlaştırıldı. Herkes değişmediğini gördü.

Özal, işbirlikçilik bayrağını
Demirel'den kapıyor

Demirel'in "yasaklı" olduğu dönemde, 12 Eylül cuntasından "sivil" hükümete geçilirken, Amerika da ortadaki adaylardan birini seçecekti. Özal'ı seçti.
Özal, tekelci burjuvazinin bildiği, güvendiği bir isimdi. Demirel'le birlikte 24 Ocak kararlarının mimarlarından biriydi. KOÇ ve SABANCI'ya yıllarca hizmet etmiş ve bir zamanlar MESS'in başkanlığını yapmıştı. Gerek 12 Eylül'ün hemen öncesindeki AP hükümetinde, gerekse de 12 Eylül hükümetlerinde Özal ekonomik alanda "gizli başbakan" durumundaydı zaten. IMF ve tekelci sermayenin, ekonomik işleyişi kontrol eden temsilcisi durumundaydı.
12 Eylül cuntası, 1983 seçimleri için biri iktidar, biri muhalefet için olmak üzere iki parti kurdurmuştu; Özal da bu süreçte, bu planın dışında çıktı siyaset sahnesine.
O, 12 Eylül cuntasının iktidarı devretmek için düşündüğü isim değildi, ama onu düşünen başkaları vardı.
Özal, IMF, Dünya Bankası, OECD ve büyük bankaların temsilcileriyle görüşmüş ve parti kuracağını açıklayıp onların desteğini istemişti. 1983 Eylül'ünde emperyalist finans kuruluşlarının temsilcileri, Amerika'da Merkez Bankası eski başkanına şöyle diyorlardı:
"Biz elbette Özal'ı destekleriz. Seçimlerde bizim adayımız Özal'dır. Türkiye'den 20 milyar dolar alacağımız var. Bize bu paranın faizleriyle birlikte tamamını ödeyeceğini garanti eden, eskiden beri yakından tanıdığımız ÖZAL'ı elbette sonuna kadar destekleriz." (Dar Sokakta Siyaset, Yalçın Doğan, sf. 227)
Anavatan Partisi'ni kuran Özal da zaten ortada "başta ABD olmak üzere dış dünyadan gereken desteği sağladım" diye dolaşıyordu.
ANAP konusunda kararsız olan, iktidarı bizzat kendi kurduğu MDP'ye teslim etmek isteyen cunta, Özal'ın "bankalar iflası"ndaki kusurlarıyla bir dosya hazırlattığı sırada, devreye ABD girdi. Kenan Evren'e doğrudan Amerikan yönetimi adına, Özal'ın seçime girmesinin engellenmemesi talimatı iletildi. Artık 12 Eylül cuntasının yapabileceği bir şey yoktu.
Amerika'lı yetkililer, İstanbul ve Ankara'da tekelci burjuvalarla da görüşerek Özal'a destek verilmesini sağladılar.
Gelişmelerin bu seyri nedeniyle Özal o yıllarda cuntanın kurdurduğu MDP ve HP'ye göre daha "sivil" ve daha "demokratik" bir seçenek gibi sunuldu. Oysa 1983'te seçimleri kazanan Özal, Evren'in oturduğu Çankaya Köşkü'ne çıktığında şu sözleri söyleyecekti.
"Sayın Cumhurbaşkanım, emrinizdeyim. Elbette 12 EyIüI doğrultusunda hizmet vereceğiz, sizin direktifleriniz bize daima rehber olacaktır. Bizim partimizi 12 Eylül yaratmıştır." (Agk, sy. 422)
Böyle de oldu. ANAP bir 12 Eylül partisiydi ve Özal iktidarı boyunca her alanda 12 Eylül politikaları sürdürüldü.
Kimilerinin "Özalizm" diye allayıp pullamaya çalıştıkları bu dönem, klasik Menderes çizgisinin, 12 Eylül'ün yarattığı örgütsüzlük ortamında daha pervasız sürdürülmesinden başka bir şey değildi.
Emperyalist tekellere kapılar daha fazla açıldı. Emperyalist tekellerin sömürüsünü artırmak üzere, pazarın genişletilmesi için Menderes'in yollar yapması gibi, Özal da elektrik, telefon telleri çekti her yere... Özelleştirmeler onun döneminde hızlandı. Birçok işletme yerli ve yabancı tekelci burjuvalara peşkeş çekildi. Ve tabii bütün bu yıllar boyunca, işçilerin, memurların gerçek ücretleri düştü; çağ atlıyoruz denilen ülkede, işsizlik, açlık arttı; bürokraside devrim yapıyoruz, devleti küçültüyoruz denilirken, eğitime, sağlığa ayrılan bütçeler küçüldükçe küçüldü.
ABD'nin Irak'a saldırısında Kore'ye asker gönderip karşılığında NATO'ya giren Menderes'in izinden gidip saldırıya katılmaya kalktı. "Bir koyup üç alacağız" diyerek Irak'ın daha o zaman işgal edilmesini savundu.
"Statükoya karşı çıkan lider", "Atatürk'ten sonra ikinci devrimci" diye sunulan Özal'ın dönemi, rüşvetin, yolsuzluğun ve kültürel yozlaşmanın ayyuka çıktığı bir dönem oldu. Bu, İşbirlikçi ihanet çizgisinin "muhafazakarlığı"nın ne menem bir muhafazakarlık olduğunun da göstergesiydi.
Bu ülkede hangi yatırımlar yapıldıysa, "sağ" iktidarlar döneminde yapılmıştır derler. Doğrudur. Zaten uzun süre iktidar olan başka partiler de yoktur. Ve yine doğrudur; ülkemizde ahlaksızlık, namussuzluk, emperyalizmin yoz kültürü, fuhuş, kumar, uyuşturucunun yaygınlaşması da yine bu iktidarlar dönemindedir. Bu işbirlikçi çizgi, bunun suçunu, başka hiç kimseye atamaz.
Emperyalizmin yoz-kozmopolit kültürünün oligarşinin denetimindeki basın-yayın ve diğer iletişim araçlarıyla ülkemize taşınması da Menderes'le başlamış ve diğerleri onu çeşitli biçimlerde izlemişlerdir.

Tayyip Erdoğan; Menderes
Özal çizgisinde bir
Amerikan islamcısı

12 Eylül sonrası ANAP ve DYP iktidarlarını kısa bir ara dönem için CHP'nin, DSP'nin, MHP'nin içinde yeraldığı koalisyon iktidarları izledi. Bu partiler söylemde ANAP'tan, DYP'den farklı iddialara sahiptiler, ama başta da belirttiğimiz gibi, iktidarları farklı olmadı. Emperyalizmin talimatlarını yerine getirmekte, Menderes, Demirel, Özal işbirlikçi ihanet çizgisini hiç aratmadılar. Hatta Uluslararası Tahkim Yasası'nı çıkarırken, IMF talimatlarını uygularken tescilli Amerikancılar'dan daha sadık Amerikancıydılar. Fakat buna rağmen Amerikan emperyalizmi Ortadoğu'ya, Kafkaslar'a, Balkanlar'a yönelik yeni saldırı planları yaptığı sırada, onları yeterince güvenilir bulmadı. ABD, Türkiye'de hem daha Amerikancı, hem de parlamentoda bir hükümet istiyordu. Bu ihtiyacına cevabı da AKP'de buldu.
Tayyip Erdoğan, hem emperyalist politikalara, hem oligarşiye daha fazla uyum sağlamak için Fazilet Partisi'nden ayrılmıştı. Değişimini "milli görüş gömleğini çıkardım" diye ifade ediyordu. Üzerinde Menderesler'in, Demireller'in, Özallar'ın Amerikancılık gömleğini taşıyordu. Bu yüzden Amerika'nın ona güvenmesi zor olmadı. Daha başbakan olmadan başbakan muamelesi yaptılar. Seçimlerde desteklediler.
AKP, emperyalizmin, TÜSİAD'ın partisi olarak çıkmıştır siyaset sahnesine. Tayyip Erdoğan'ın ne Kasımpaşa'da büyümesi, ne Arçelik bayisi olması, onun işbirlikçi tekelci burjuvazinin temsilcisi olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. İktidar koltuğuna oturan AKP, emperyalistleri hayal kırıklığına uğratmadı. Ne istedilerse yaptı, hangi yasayı istedilerse çıkarttı. AKP içindeki farklı dinamiklerden kaynaklanan pürüzler çıksa da, IMF programlarını uygulamakta, yazımızın en başında aktardığımız gibi, Amerika'nın Ortadoğu planlarında rol üstlenmekte, işbirlikçi ihanet çizgisini eksiksiz sürdürmektedir.
İşbirlikçi ihanet çizgisinin sürdürüldüğü her dönemde olduğu gibi, halk yoksullaşmaya devam ederken, halka karşı her türlü zulüm uygulanmaktadır.

Bu ihanet, uşaklık,
işbirlikçilik tarihi solun
değil, oligarşinindir!
İşte, 1950'den beri bu ülkeyi yöneten Menderesler'in, Demireller'in, Özallar'ın, Tayyipler'in tarihi! Her satırı işbirlikçilik, her satırı emperyalizme uşaklık dolu bu tarih, sol'un değil, oligarşinin tarihidir.
Kim yıkıcı? Kim vatan haini?
Eğer bugün Türkiye "yangın yeri"yse, eğer bugün Türkiye'de on milyon aç varsa, sokaklarında 8 milyon işsiz geziyorsa, 40 milyon yoksulluk ve sefalet içindeyse, bunu yaratanlar işte bunlardır.
Eğer Türkiye'nin mezarlarında işkencede, darağaçlarında, hapishanelerde, sokaklarda katledilmiş onbinlerce devrimci, demokrat, yurtsever yatıyorsa, katilleri bunlardır.
Onyıllardır kendileri gibi düşünmeyen herkesi "vatan hainliğiyle" suçladılar; işte vatan hainliğinin tarihi burada yazılı. Emperyalizme uşaklık anlaşmalarının altındaki imzalar belli.
Denilebilir ki, ama bunları onyıllardır milyonlarca insan oylarıyla destekledi.
"Baskı-zor-tenkil geçici süre geniş yığınları sindirip hareketsizleştirebilir, emekçilerin gelişen sınıf bilinçleri çarpıtılabilir. Tedirgin edilmiş, pasifikasyona uğramış bir halk tavırsız kalabilir. Bu, yığınların oligarşi ve onun temsilcileri EVREN'leri, ÖZAL'ları destekledikleri, ülkeyi emperyalizme peşkeş çekenlerin, sefaletin baş sorumlularının yanında oldukları anlamına gelmez. Unutulmasın ki; FÜHRER'i, DUÇE'yi de milyonlar 'coşkunca' alkışlıyor, ulusun kurtarıcısı sayıyorlardı; onlar da Almanya ve İtalya'yı 'uçurumun kenarından çekip' almışlardı! Fakat tüm bunlar, onların tarihin en büyük NERON'ları, kan içicileri olarak nitelenmelerine engel olamadı."
Türkiye halkları eninde sonunda bu gerçekleri ayırdedecek, ve kendi safında, anti-emperyalist, anti-oligarşik kurtuluş cephesi saflarında yerini alacaktır.



İşbirlikçi ihanet çizgisinin "sol" yedek lastiği: CHP

İşbirlikçi ihanet çizgisinin tarihini anlatırken, CHP çizgisindeki iktidarların da, 1946'dan bu yana, kısa süreli hükümetlerde emperyalist politikaların uygulanmasında, faşist iktidarlara nefes aldıran bir "dolgu malzemesi" rolü oynadığını ekleyerek tamamlayalım tarihi.
Yeni-sömürgeciliğin ülkemizdeki başlangıcı olan Marshall yardımı ve Truman Doktrini'ne kapıyı aralayan CHP iktidarıdır. Bağımsızlığın terkedilmesi anlamına gelen emperyalistlerle ikili anlaşmaların ilkleri de İnönü'nün CHP iktidarlarında imzalanmıştır. 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı döneminde CHP son ana kadar Nazi Almanyası'na destek veren bir politika izlemiştir.
CHP, iktidarı DP'ye kaptırdıktan sonra, emperyalizmin güvenini kazanmak, egemen sınıfları memnun etmek için hızla gericileşmiş, bağımsızlıkçılıktan, Kemalistlik'ten gelen yanlarını törpülemiştir.
Bugün bu tarihsel kökenine dair hiçbir özelliği kalmamıştır. "6 ok"u da artık sadece bir etikettir.
CHP çizgisi, yeni-sömürgecilik süreci boyunca, esas olarak halkın muhalefetinin düzen içinde tutulması görevini üstlenmiştir.
Koşullar, onları iktidar koltuğuna oturttuğunda ise, gerek emperyalist tekellerin, IMF'nin programlarını uygulamada, gerekse de faşizmin baskı ve terörünü uygulamada, Menderesler'den, Demireller'den, Özallar'dan hiç de geri kalmamışlardır. Buna rağmen, Kemalist tarihi kökeni, sol tabanı nedeniyle emperyalistler için AP gibi, ANAP gibi öncelikli tercih olamamaktadır.



İşbirlikçi ihanet çizgisinde ilericilik, demokratlık arayanlar!

Menderesler'in, Demireller'in, Özallar'ın ve Tayyipler'in çizgisinin nasıl bir çizgi olduğu, bu çizgide vatanseverliğin, demokratlığın zerresinin olmadığı açık ve nettir. Ama bu çizgiye yönelik "sol"dan yapılan değerlendirmelerde ilginç paradokslar da görülmüştür.
Menderes'in ilerici bir rol oynadığı, Özal'ın özgürlükçülüğü, Demirel'in özellikle 12 Eylül sonrasındaki demokratlığı, birçok aydın tarafından ciddi ciddi savunulmuş, Tayyip Erdoğan aynı sıfatlarla övülüp, desteklenmiştir.
Bu yanılgılar, ta Menderes döneminde başlar:
O günkü sol güçler, DP'yi "demokrat" ilan ederek, ortak faaliyetler örgütlemeye bile çalışırlar.
Zekerya Sertel'in anılarında "Celal BAYAR, İ.Rasim ARAS'Ia çıkarılmasını kararlaştırdığımız derginin hazırlıklarını yapıyordum... Dergide diktatörlüğe karşı, faşizme karşı demokrasi taraflısı herkesten yazı almayı kararlaştırdık" cümleleri geçer.
***
Sol hareket o zaman tecrübesizdi diye düşünülebilir. Ama tek nedenin tecrübesizlik olmadığı görülecektir daha sonra. 1980 öncesi TKP, CHP'yi "ulusal demokratik cephe"nin bir parçası olarak görür; onunla birlikte faşizme karşı mücadele programları çıkarır. Çeşitli hareketler seçimlerde örtülü biçimde desteklerler CHP'yi.
***
1983'te ANAP iktidarından demokratikleşme bekler solun önemli bir kısmı. Politikalarını bu beklentiye göre belirlerler. Özal başbakanlığındaki ANAP hükümeti ise, "sivil cunta hükümeti"nden başka bir şey değildir.
***
Reformist solun, sanki 60 yıllık işbirlikçilik, sömürü ve zulüm tarihini yazanlar bu düzen partileri değilmiş gibi, onlar üzerine yanlış tahlil ve politikaları, 1990'larda da sürer; SHP ile ANAP ile ittifak yapma politikaları savunulur. 2000'lerde ÖDP, AKP'de "demokratikleşme açısından desteklenecek yanlar" olduğunu söyleyen tespitler yapar...
***
Kendi dışındaki güçlere bel bağlayan reformizm ve revizyonizm, 1920'lerde küçük-burjuvaziden, 1950'lerde DP'den medet umarken, yeni-sömürgecilik sürecinde, oligarşinin siyasal temsilcilerinden icazet alma uğraşına girerek sürdürüyor yanılgılar tarihini.
Tarih bir tekekrürden mi ibaret acaba? Hayır, tarih ancak ders alınmadığında böyle tekerrür ediyor.

 

Sosyal sitelere ekle: Add to your del.icio.us del.icio.us | Digg this story Digg

Subscribe to comments feed Yorumlar (0 gönderilen):

Yorum gönder comment

Lütfen resimde gördüğünüz kodu girin:

  • email Arkadaşına gönder
  • print Sayfayı yazdır
  • Plain text Düz metin
Etiketler
Bu yazı için etiket yok
Bu yazıyı oyla
5.00
Powered by Vivvo CMS v4.1.2