Bölümler
- TORBALI GUNDEM
- GASTE
- Eğitim, Kültür ve Sanat
- Spor, Sağlık, Teknoloji, Araç, Vize, Sigorta, Trafik
- GENEL
- İzmir Gündem
- POLITIKA
- EKONOMI
- Aliağa
- Balçova
- Bayındır
- Bayraklı
- Bergama
- Beydağ
- Bornova
- Buca
- Çeşme
- Çiğli
- Dikili
- Foça
- Gaziemir
- Güzelbahçe
- Karabağlar
- Karaburun
- Karşıyaka
- Kemalpaşa
- Kınık
- Kiraz
- Konak
- Menderes
- Menemen
- Narlıdere
- Ödemiş
- Seferihisar
- Selçuk
- Tire
- Torbalı
- Urla
- İzmir Beldeler
-
YAZARLAR Genelden
- > Ali KÜLEBİ
- > Ali SİRMEN
- > Ataol BEHRAMOĞLU
- > Bekir ÇOŞKUN
- > Cüneyt ARCAYÜREK
- > Deniz SOM
- > Emin ÇÖLAŞAN
- > Emre KONGAR
- > Gani MÜJDE
- > Güray ÖZ
- > Hikmet ÇETİNKAYA
- > Hulki CEVİZOĞLU
- > İlhan SELÇUK
- > Mümtaz SOYSAL
- > Oktay AKBAL
- > Oktay EKINCI
- > Özdemir İNCE
- > Ruhat MENGİ
- > Süheyl BATUM
- > Ümit ZİLELİ
- > Yılmaz ÖZDİL
Çevreye Sadece "Bakmak"
Bu ekolojik felaketin karşısında durmak için ekoloji mücadelesi veren kurumların, kişilerin tez elden harekete geçmesi lazım.
Çevre ve Orman Bakanlığı’nın enerji projelerine neden bu kadar hassas yaklaştığını bilemiyorum ve anlamakta güçlük çekiyorum. Çevre Bakanlığı neden Enerji Bakanlığı’yla birleştirilmiyor o halde… İki senedir Çevre Bakanı’nın HES’ler bağlamındaki icraatlarına tanık oluyoruz. Hasankeyf’le ilgili görüşlerini açıklayan ve kampanyaya destek veren Tarkan’dan, yıllardır çevre mücadelesi veren insanlara kadar had bildiren bakan, en son İkizdere vadisi SİT alanı ilan edilince çileden çıktı adeta. Bu öfkeyle bakın nasıl sözler sarf edebildi:
Çevreci düşmanı Çevre Bakanı!
Radikal gazetesinde 'Yeşili yok etme lobisi işbaşında' manşetiyle verilen bu haberde, Bakan Eroğlu, ' Bu konuda herkes aklını başına alsın. Boşuna santralleri engellemesin. Doğal Parklar Genel Müdürlüğümüz bir aksaklık varsa zaten müsaade etmiyor. Biz her şeyi yasalara uygun olarak yapıyoruz. Ama bakıyorsunuz birisi bir dilekçe veriyor. Uydurma bir dilekçe, uydurma bir rapor. Bilen bilmeyen rapor yazıyor' diyordu. Sonrasında Bakan Eroğlu, 'Enerji Bakanı' konumundaymış gibi şu sözlerle devam ediyordu konuşmasına:
“Türkiye'de hidroelektrik potansiyelimizin beşte birini kullanıyorduk. Biz bunu üçte bire çıkardık. Türkiye'nin yıllık 130 milyar kilovatsaat elektriğe ihtiyacı var. 80 milyar kilovat saat su boşa akıyor. Yani 7 milyar dolar boşa akıyor demektir. Hidroelektrik santraller elektrik üretimidir, su kaybı değildir. Hidroelektrik santrallerde dışarıya doğal gaz parası ödemiyoruz. İhtiyacımızı karşılıyor. Aynı zamanda bölgeye zenginlik veriyor, istihdam sağlıyor. Her hidroelektrik santralinin başına birkaç kişi koyuyorsunuz, yüzlerce kişi buralarda çalışıyor. O bakımdan, hem yerli kaynak olması hem yenilenebilir temiz kaynak olması açısından önemlidir.”
Bakan aynı haberdeki son cümlelerinde santrallerin gerekli olduğunu bir kez daha vurguluyor ve bunun çeşitli kurullar tarafından incelendiğini söylüyor. Ama Bakan Eroğlu, santrallerin yapılmasını sakıncalı bulan ilgili kurumları, uyduruk rapor vermekle itham ediyor. Sanki bu kurumlar devletin kurumları değilmiş gibi. Bu yetmezmiş gibi, özellikle Doğu Karadeniz bölgesinde mücadele eden insanları da hedef gösteriyor Bakan Eroğlu. Oradaki sivil toplum örgütlerinin halkı kışkırttığını söyleyerek, bence kantarın topuzunu kaçırıyor. Yani orada yaşayan insanların yörelerine yapılacak santrallere herhangi bir tepkisinin olmadığını ama çevre örgütlerinin gelip onları kışkırttığını söylüyor. İnanılır gibi değil doğrusu. Bu senaryoya kimsenin inanmayacağını Bakan Eroğlu'nun bilmesi gerekir en başta. Fırtına Vadisi'ndeki, Bergama'daki, Akkuya'daki, Hasankeyf'teki mücadeleleri unutmaması gerekir. Orada yaşayan insanların yaşadıkları toprakları, çokuluslu şirketlerin şerrinden koruma çabalarını unutmaması gerekir. Her şeyden önce adının Çevre ve Orman Bakanlığı olduğu bir kurumun başında olmanın koşulsuz bir şekilde çevreden yani yaşamdan yana olması gerektiğini bilmesi gerekir. Ancak ne yazık ki,
Sayın Bakan bunların hepsini bir kenara bırakıp, bizlere aklımızı başımıza devşirmemizi buyuruyor.
Çevre Bakanı Veysel Eroğlu, neden hep yatırımlardan yana tavır alıyor? Yani, Çevre Bakanı’nın “yalandan da olsa” çevreye dair bir iki kelam etmesi gerekir değil mi? Sanırsınız Eroğlu, Çevre Bakanı değil de bir müteahhit firmasının patronu. Çünkü Eroğlu eski DSİ’ci. DSİ’yi çok sevdiği gibi DSİ’nin de, kaderin cilvesine bakın ki, Çevre Bakanlığı’na bağlı olması HES projelerinde Eroğlu’nun neden umursamaz tavır takındığının alamet-i farikası oldu adeta. Keşke Eroğlu’nu bu göz dolduran performansıyla Enerji Bakanı yapsalardı, daha şık olmaz mıydı? Hiç olmazsa orada küfür gibi durmazdı.
Vadilerimize dokunmayın!
16 Şubat 2009 tarihli Radikal'in manşetindeyse, 'Çevre Bakanı Çevreciye Karşı' başlığı kullanılmış. Haberde şunları söylemiş Bakan Eroğlu: 'Bana göre bunun altında art niyet aramak gerekir. Doğalgaz satanların, doğalgazla elektrik üretenlerin bir planı mı diye düşünüyoruz. Burada herkes kazanıyor. Millet kazanıyor, ülke kazanıyor. Boşa akan sularımızı değerlendiriyoruz, sudan elektrik üretiyoruz.' Sayın Bakan bu sefer de olaya doğalgazla elektrik üretenlerin bir müdahalesinin söz konusu olabileceğini ima ediyor. Ama bir türlü bunun yörede yaşayan insanların mücadelesinin sonucu olduğunu görmek istemiyor. Bütün bu sözler, imalar, 'akıllı ol' tembihleri Rize'deki santral davalarının bir bir iptal edilmesinden kaynaklanıyor. Çünkü bölgede santral kurmak isteyen yatırımcılar doğal SİT alanlarında işlerini görebilmek için Bakan'dan yasal düzenleme istiyor. O nedenle Çevre ve Orman Bakanı da, yatırımcılar da hem çevrecilere, hem yöre halkına adeta savaş açıyor.
Yine Radikal’de İkizdere’nin SİT alanı kararıyla ilgili olarak, “Kararı yargıya götüreceğiz, hukuki işlemlere başlayacağız. Bazı kurullardan görüş alınmaması suretiyle usulsüzlük yapılmıştır. Dolayısıyla bununla ilgili gerekli incelemeleri başlatacağız. Başkalarının gazına gelerek, enerji sektöründen pay almak isteyenlerin gazına gelerek, onların piyonu olmak son derece yanlıştır” diyordu. Bir ülkenin Bakanı, kendi ülkesinin vatandaşına savaş açar mı? Bir ülkenin yatırımcısı projelerine karşı çıkıyor diye, o yörede yaşayan insanlara düşman olur mu? Maalesef ikisi de oluyor.
Fırtına’nın sesi
Çevre Bakanı Veysel Eroğlu, geçtiğimiz hafta Habertürk kanalında HES’ler ve çevre üzerine yaptığı konuşmada yine klasiklerini sıraladı. HES’lerin gerekli olduğundan, HES’leri istemeyenleri dışarıdan birilerinin idare ettiğinden; Tarkan’ı çok sevdiğinden ama “bu işlere bulaşmaması” gerektiğinden filan da bahsetti! Bakan; hızını alamayıp her zamanki gibi sözlerinin yanlış anlaşıldığından dem vurdu, medyayı suçladı ve Hasankeyf’e özel bir proje yapılacağını anlattı. Kimseyi mağdur etmeyeceklerini söyledi. Bir ara Balçiçek İlter, Loç Vadisi’nde insanların HES’lerden rahatsız olduğunu hatırlattı ama bakan oralı olmadı. Programdaki asıl inci ise bakanın, “Mesela Fırtına Vadisi’nde santral yapılmasını ister miydiniz?” sorusuna karşılık, “ Elbette isterim, neden olmasın.” cevabını vermesi oldu. İlter’in, “ Ama nasıl olur, bunu tersini söylemenizi beklerdim” ısrarına rağmen bakan geri adım atmadı… Belli ki Fırtına Vadisi’ni gözlerine kestirmişler. Bakanın Rize ve Trabzon’da birer vadiyi örnek seçip, “HES’ten önce ve sonra nasıl oluyor göstereceğiz“ sözleri ise kanımızı dondurdu.
Korumada öncelikli 100 alandan biri
Fırtına Vadisi, Fırtına Deresi’nin, Karadeniz kıyı çizgisinden başlayıp iç kısımlara doğru birden çok kola ayrılarak (Durak, Hemşin, Hala, Palovit, Elevit ve Tunca dereleri) Kaçkar Dağları’nın kuzey yamaçlarına kadar uzanmasıyla oluşuyor. Bölgede, alüviyal akarsu ormanları (kızılağaç), geniş yapraklı ılıman ormanlar (doğu kayını), iğne yapraklı doğu ladini ormanları, yapraklı ve karışık ormanlar, geniş alpin çayırlıklar ve kayalık habitatlar, nadir şimşir ormanları gibi Doğu Karadeniz’e özgü bütün habitatları burada bulmak mümkün. Bu değerlerinden ötürü, Fırtına Vadisi ormanları, dünyada korumada öncelikli yüz alandan biri. Ayrıca bölge doğal sit alanı yani dokunulmaz, yapılaşma olamaz, inşaat yapılamaz, yol yapılamaz. Diğer ülkeler doğal alanlarını arttırarak ve ekolojik politikalar üreterek sorumluluklarını yerine getirmeye çalışırken her nedense ülkemizde yeşili “yok etmek” için özel bir çaba sarf edilmesine anlam veremiyoruz.
Fırtına vadisi öyle bir biyolojik çeşitliliğe sahip ki Kaçkar Dağları ile birlikte 537 odunsu bitki, 136 kuş, 30 memeli, 21 sürüngen ve 116 endemik bitki türüne ev sahipliği yapıyor. Fırtına, Hemşin ve Çağlayan dereleri, her yıl Karadeniz’den iç kısımlara göç ederek yumurtadan çıktıkları yere kadar yüzüp burada yumurtlayan dünyadaki tek denizalalarının da yuvası. Fırtına ve Palovit vadileri, içerdikleri doğal yaşlı ormanlarla, hem bölgenin, hem de ülkenin en bozulmamış birkaç orman ekosistemi arasında değerlendiriliyor. Palovit Vadisi kendine özgü endemik bitki çeşitliliğinin yanı sıra barındırdığı hayvan türleriyle de doğa koruma açısından büyük önem taşıyor. Türkiye’de en yoğun bozayı popülasyonun bulunduğu bölgelerden biri olan alanda, yaban domuzu, çengel boynuzlu dağ keçisi, yaban keçisi, kurt, tilki, çakal, yaban kedisi, vaşak, karaca ve porsuklar yaşıyor.
Ya diğer yerler?
Doğu Karadeniz bölgesindeki ekolojik korumada öncelikli ilan edilmiş, Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmelerle korunan vadileri hâlâ insanların nefes alıp vermekte zorlanmadıkları en önemli doğal yaşam alanları. Ancak son on yıldır “ülke enerjisine katkı” bahanesiyle Doğu Karadeniz’in dünyaca tanınan en önemli vadileri santrallerle delik deşik ediliyor. Dilerseniz en doğudan başlayalım. Dünyanın en önemli biyosfer rezerv alanlarından, Kafkas arılarının en güzel balları ürettiği Macahel’de Enerji Piyasası Denetleme Kurulu sekiz adet HES inşaatı için lisans verdi. Rize’nin Fındıklı ilçesindeki Abu-Çağlayan Vadisi ile Pishala-Arılı vadisi dereleri üzerinde de çok büyük boyutta ekolojik ve sosyal tahribata neden olacak olan HES projeleri mahkeme kararlarına rağmen devam ediyor. Bir diğer önemli yaşam alanı Fırtına Vadisi’nde ise yıllar önce yapılmak istenen HES projeleri durduruldu fakat bu sefer de Palovit gibi çok önemli bir vadide yol yapım çalışması yapılıyor. Çayeli’nde Senoz Vadisi’nde yapılan HES çalışmalarına İkizdere’de adeta alt üst edilen doğa alanları ve dere yatakları eşlik ediyor. Rize-Erzurum sınırındaki Salaçur Vadisi, Uzungöl, Maçka’da Sumela’nın bulunduğu Altındere Vadisi derken Doğu Karadeniz vadileri tarih, kültür ve doğa kıyımını yaşıyor bugünlerde. Alliaoni önce inkar edildi, sonra kumlara gömüldü. Hasankeyf’in keyfi uzun zamandan beri kaçık. Kastamonu’daki Loç Vadisi de şimdilik kurtuldu…Ama bu işin sonu yok. Çünkü artık topyekûn mücadeleyi gerektiren bir durum var ortada. Değiştirilen yasayla artık HES’ler kadar yollar, inşaatlar, taş ocakları, turistik tesis bozgunculuğu… adına ne derseniz deyin. Bu ekolojik felaketin karşısında durmak için ekoloji mücadelesi veren kurumların, kişilerin tez elden harekete geçmesi lazım. İş işten geçmeden, yarın çok geç olmadan…



del.icio.us
Digg
Yorum gönder