Anasayfa | Konak | Cahil Cesareti

Cahil Cesareti

Yazı ebatı: Decrease font Enlarge font
image

Öğrendikçe bilinenlerin, bilinmeyenler yanında, sadece bir nokta olduğunun farkına varmak… Nokta… Hiçbir boyutu olmayan iz… Öte yandan noktaların birleşimiyle oluşur doğru, düzlem ve uzay… Tanımlanamayacak kadar küçüklüklerden yine tanımlanamayacak kadar büyüklüklere ulaşmak…

 

Öğrenmekler de öyle değil mi? Ulaşılan her bilgiden sonra bilmediklerimizin sonsuzluğuyla konuşma cesareti biraz daha kırılmaz mı? Oysa o cesaret kırılmadan önce, hani öğrenmeye yeni başlandığı zamanda, edinilen her bilgi, koca dağlar gibi heybetli geldiğinden herkesin önüne geçip konuşulmaz mı? Yarım yamalak edindiği bilgileri, yeteri kadar araştırmadan üstelik… Böylece tek kaynaktan edinilen bilgilerden ötürü yanlı ve yarım bilgilerle, “Çok şey biliyorum” zannetmez mi? Dahası her şey için ‘tek doğru’nun olduğuna ve bu doğrunun da asla değişmeyeceğine inanmaz mı? İnanmaya dayalı var ettiği her neyse o var ettiğinin de gözü kara savaşçısı olmaz mı?

İşte bu zannetmelerle hep en önde durmak için ezer belki yanındakileri… Ve bu zannetmelerle çoğalan hamlıklar, bencil ve durdurulamaz egolarla donanır, belki… Böylece cahil cesaretiyle öne atılır insan… Hoşgörü ve sabrın uzağında olarak… Nihayet çoğalan açgözlülüğün sınır tanımazlığıyla belki, her şeyin ve herkesin sahibi zanneder kendini…

Tarihin derinliklerine baktığımızda üretim ve paylaşım dengesinin, bu ‘sahibi olma’ kavramıyla bozulduğunu görürüz. “Her şeyin sahibi benim” diyen biri, elbette her şeyin merkezine kendisini koyacaktır. Öyle ki kendi oluşturduğu kanun bile kendi isteğine göre uygulanacaktır. Yani kendisi, koyduğu kuralların dışında olma ayrıcalığındadır.

Öğrendikçe giderek; hiçbir şey bilmediğinin farkına vardığı için kendisini ön plana atmaktan çekinen, dolu başaklar gibi başını eğen insan, egolarının esirliğinde, gözü kara bir şekilde, ayak bastığı her yeri ezen cahil cesaretiyle nasıl başa çıkabilir… Üstelik cahil cesaretinin doğal sonucu olarak oluşan konuşma ve davranma üslubuna nasıl ayak uydurulur… Dipsiz kuyular gibi sonu olmayan kabalıklarla nasıl yarışılır?

Her şey kendi mecrası içinde değerliyse, dolu başağı, dik tutmak için uğraşmak niye? Niye cahil cesaretinin üslubuyla yarışmak… Sanırım bilgeliğin suskunluğunda kendisini yalnız hissetmesinden… Çünkü sosyal bir varlık olan insan, sesine ses, eline el değsin istiyor. Bilimin ışığında olarak kendisini “ol”durmaya çalışanların bir arada olma mecburiyeti de işte bundandır. Bundandır “Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” deyişimiz…

Egolarımızı törpülemelerimiz de bundandır elbette… Elbette öğrenmenin ışığında olarak usuldan ve derinden ele alınan her neyse saman alevi gibi yanıp geçmeyecektir. Yanıp geçmez yaşamın içinde kendini ‘ol’durmaya çalışanların birlikteliklerinden oluşan güzellik. Aksine inadına çoğalır, inadına sarar bir gün insanlığın geleceğini…

Tıpkı “dağ başında bir yaban armudu” gibi “yaşama, doğurganlığa ve direngenliğe dair öyküler”se hedefimiz; birlikte olmak mecburiyetimizdir… Selamlarımla...       

Sosyal sitelere ekle: Add to your del.icio.us del.icio.us | Digg this story Digg

Subscribe to comments feed Yorumlar (0 gönderilen):

Yorum gönder comment

Lütfen resimde gördüğünüz kodu girin:

  • email Arkadaşına gönder
  • print Sayfayı yazdır
  • Plain text Düz metin
Etiketler
Bu yazı için etiket yok
Bu yazıyı oyla
5.00
Powered by Vivvo CMS v4.1.2