Anasayfa | POLITIKA | REFERANDUMUN ARDINDAN

REFERANDUMUN ARDINDAN

Yazı ebatı: Decrease font Enlarge font
image

Milli birliğimizin her geçen gün irtifa kaybettiği son yıllarda, en önemli kilometre taşlarından birisi, Türk yargısının tehlikeli bir şekilde siyasallaştırılmasıdır. Son Referandumla girilen yolun tehlikeli mayınlarla dolu olması ülkemizin aklıselim insanlarını endişelendirmektedir.

 

 

Sözde Türk yargısını vesayet altından kurtarma ve bağımsız bir yargı sistemini getirme amacıyla yapılan, sancılı ve bana göre olmaması gereken bir Referandumu geride bıraktığımız bu günlerde, “HAYIR” - “EVET” tercihinde yer alan siyasi partilerimiz, demokratik tavırlarını ortaya koyarak, Ülkemizin içinden çıkılması çok ta kolay olmayan belalar zincirinin kırılması noktasında, birlikte ve öncelikle siyasi çözüm yollarını bulmak zorunda olduklarının bilinciyle hareket etmeleri gerekmektedir.

 

Referandum sürecinde;

Ülkenin İçinde bulunduğu kötü durumdan, maddi ve manevi, canı ve kanı ile en çok muzdarip olan halkımız, uzun bir süre siyasi partilerin ve liderlerin Anayasa değişikliği konusundaki duruşlarını test ederek 12 Eylül 2010 günü sandığa giderek tercihini ortaya koymuştur.

 

Yaklaşık 22 milyon seçmen EVET oyu kullanırken 16 Milyon seçmen HAYIR oyu kullanmıştır. Bunlara karşılık 11 Milyon seçmen de sandığa gitmemiştir. Bu sonuca bakıldığında bu anayasa değişikliği bugünden yarına bu milletin yararına hiçbir sonuç doğurmayarak aksine halkın kutuplaşmasını ve ayrışmasını daha da hızlandıracak tartışmalı bir tablonun ortaya çıkmasına neden olmuştur.

 

49 Milyon Toplam seçmenin yarısının bile onayını alamayan bir anayasa değişikliği her zaman ve zeminde tartışılacaktır. % 92 halk desteğini alan 1982 Anayasası aradan geçen zaman içinde kendisini savunamaz duruma düşmüşse, oylamaya katılan seçmenin %58 oyunu alan bir anayasa paketinin geleceği hiçte parlak görülmemektedir.

 

Bu referandumun beni düşündüren tarafı, önceki yazılarımda da yazdığım gibi Milletimize neler kazandıracağı ve neler kaybettireceğidir.

 

Görebildiğim ve anlayabildiğim kadarıyla;

-Milletimiz, net çizgilerle sınırları belirlenmiş zihniyetlere ayrışma noktasına taşınmıştır.

 

-Uzun yıllar geriye gidilerek, tartışma ortamı yaratılmış, kin, nefret körüklenmiş, öç almayı bekleyen ve yıllarca bu ülkenin geleceğini karartmaya çalışanlara fırsatlar yaratılmıştır.

 

-Bu anayasa değişikliğinin getirdiği imkânlar ile yapılan tüm uygulamalar ne kadar samimi olursa olsun; 16 Milyon +(11 Milyon) insanın tepkisiyle ayrışmış, ayrılmış birbirine düşman zihniyetlere sahip torunlarımızın kıyasıya mücadele edeceği bir geleceğe doğru yelken açılmıştır.

 

-Globalleşen dünya düzenine yön veren hâkim güçlerin, kendilerine siyaseten engel olacağını düşündükleri, Milli ve manevi değerlerimize karşı refleksleri güçlü siyasi partilerimizi marjinalleştirme ve kendilerinde olduğu gibi Ülkemizde de sözde Müslüman demokratlar, Sosyal demokratlar Vb. Türk siyasetini yönetebilecekleri iki kutuplu bir sistemi kurma hayallerine hizmet etmiştir.

 

-Güneydoğuda pkk’nın ve onun siyasi uzantısı bdp’nin isteklerinin meşruiyet kazandırma yolundaki hayallerine hizmet etmiştir. Kim nasıl yorumlarsa yorumlasın sandığa gitmeyen 11 milyon oy bölücü düşüncenin cesaretini artırmıştır. Emperyal güçlerde bu yumuşak karnımızı sürekli yumruklayacaktır.

 

-En önemlisi, Projeleri son 30 yılda hızla bitirtilen ve Türk halkını “VER KURTUL” düşüncesine yaklaştırabilmenin zihniyet altyapısının temelleri atılmıştır.

 

 

-Türk siyasi hayatında bugüne kadar pek rastlanmayan bir şey daha olmuştur. Ülkemizin yetiştirdiği manevi şahsiyetlerin büyük bir çoğunluğu referandumda EVET olarak tercihlerini açıktan ortaya koymuşlar ve siyasette taraf olmuşlardır.

(Bu kadar açık bir şekilde siyasete müdahil olduklarına ben ilk defa şahit oluyorum.)

 

Acaba; doğrumu yaptılar? Yanlış mı yaptılar? Bu değerlendirmeyi yapmak haddim değildir.

Ancak siyasi partilerin bu şahsiyetleri eleştirmelerini ve onlarla polemik yaşamalarını doğru bulmadığımı siyasetin içindeki birisi olarak söyleme hakkına sahip olduğumu düşünüyorum.  “İslam Ahlak ve fazileti, Türklük gurur ve şuuru” düşünce temeline oturmuş bir siyasi partinin böyle bir polemiğin içinde gösterilmesini de son derece yadırgıyorum. 

 

Cumhuriyet tarihimizde, sözde cumhuriyeti koruma ve kollama adına irtica ile mücadele adı altında halkımıza yapılan yaptırımların sonucunda en çok mağdur olan ve sürekli hedef tahtası haline getirilen manevi şahsiyetlerin ve bu baskılardan uzakta yaşayan ve ciddi bir halk tabanına sahip olan şahsiyetin yaşadıklarını ve hissettiklerini anlamak siyasetçinin öncelikli görevlerindendir.

 

Hele bu şahsiyetlerden birisi, senin hizmetine talip olduğun Milletin adına “Doğru veya yanlış” dünyanın dört bir yanında Türkçe Eğitim Kurumlarının açılmasına fikirleri ile sebep olan kişi ise siyasetçinin bu insana sahip çıkmak onun sıkıntısına çare aramak veya denetlemek gibi bir görevinin de olduğunu bilmesi gerekmektedir.

 

Siyasi şahsiyetler,

Halkın, vatan topraklarında birliğini ve bütünlüğünü sağlamak için kurulmuş devletini yönetmek ve kendilerine hizmet etmek için vekâlet vereceği kişilerdir.

 

Halk, siyasetçilere, inançlarıyla beslenen ruh ve vicdanları ile bakarlar. Ama hiçbir zaman, onlar istedi diye ruh ve vicdanlarını besleyenlere de ihanet etmezler. O nedenle vicdanına ve ruhuna en yakın fikir üreten siyasetçiye vekâleti verirler. Aldatıldığını anlaması çok zordur. Anlatmakta çok büyük bir özveri ister. Siyasetçi bu özveriyi de doğru zaman ve zeminlerde göstermek zorunda olduğunu bilmelidir.

 

Sekiz yıldır Ülkemizi yönetenler, derslerine çok iyi çalışarak gelmişler. Öyle çalışmışlar ki, Referandumu çevirin tersine, HAYIR kampanyasının tarafı olsunlar bir ay sonra HAYIR sonucuyla karşı karşıya gelirsiniz. Oyunu kuralına göre oynamayı en güzel oynayan bir takıma sahipler.

 

Bizim okul yıllarımızda münazaralar yapılırdı,  “Aşk mı? Saadet getirir, para mı?” dersine iyi çalışan, ağzı çok güzel laf yapan grup “AŞKI” kazanır, yerler değiştirilir tekrar aynı gurup “PARAYI” da kazanırdı.

 

Siyasi arenada, Değeli bir liderin “Önce ülkem, sonra partim ve sonra ben” veciz sözü, millet nezdinde anlatılamaz ve anlamını bulamazken, bir başka liderin, bu veciz sözü tersinden okuyup uygulayarak Millet çoğunluğunu arkasından sürüklediğini görüyoruz.

 

 

15 Ağustos 2010 tarihli yazımda “Evetçiler, Hayır’cılar, halkımızın kaplaşmasını isteyenlerin arzuladığı biçimde Ülkemizin gündemi şekillendiriliyor.  Birileri oylamaya katılmıyor ve BOYKOT çağrısı yapıyor… Boykot’çular, geleceğin kendi istedikleri gibi olacağı hayaliyle bu süre zarfında yatırım yapmaya çalışıyor”  düşüncelerimi sizlerle paylaşmıştım.

 

Bu gün gelinen noktaya baktığımızda, evetçiler  “SARHOŞ”,  hayırcılar  “KALE” polemiğinde, boykotçular hayallerinin peşinde.

Mayın patlıyor, boykotçu “Devlet” diyor, Evetçi PKK diyor, Hayırcı seyrediyor.

 

15 Ağustos 2010 tarihli yazımda “Sonuç, Evet de çıksa Hayır da çıksa, ortak akıl ürünü olmadığından, bir asırdır sağlanamayan istikrar yine de sağlanamayacaktır.” Demiştim.

Fikrimin halen daha arkasındayım.

“Nefsin şeytan sofrasından kalkamayanlar istikrarı sağlayamazlar”  17 Eylül 2010

 

HOŞÇA KALINIZ.

Sosyal sitelere ekle: Add to your del.icio.us del.icio.us | Digg this story Digg

Subscribe to comments feed Yorumlar (0 gönderilen):

Yorum gönder comment

Lütfen resimde gördüğünüz kodu girin:

  • email Arkadaşına gönder
  • print Sayfayı yazdır
  • Plain text Düz metin
Etiketler
Bu yazı için etiket yok
Bu yazıyı oyla
3.00
Powered by Vivvo CMS v4.1.2