Bölümler
- TORBALI GUNDEM
- GASTE
- Eğitim, Kültür ve Sanat
- Spor, Sağlık, Teknoloji, Araç, Vize, Sigorta, Trafik
- GENEL
- İzmir Gündem
- POLITIKA
- EKONOMI
- Aliağa
- Balçova
- Bayındır
- Bayraklı
- Bergama
- Beydağ
- Bornova
- Buca
- Çeşme
- Çiğli
- Dikili
- Foça
- Gaziemir
- Güzelbahçe
- Karabağlar
- Karaburun
- Karşıyaka
- Kemalpaşa
- Kınık
- Kiraz
- Konak
- Menderes
- Menemen
- Narlıdere
- Ödemiş
- Seferihisar
- Selçuk
- Tire
- Torbalı
- Urla
- İzmir Beldeler
-
YAZARLAR Genelden
- > Ali KÜLEBİ
- > Ali SİRMEN
- > Ataol BEHRAMOĞLU
- > Bekir ÇOŞKUN
- > Cüneyt ARCAYÜREK
- > Deniz SOM
- > Emin ÇÖLAŞAN
- > Emre KONGAR
- > Gani MÜJDE
- > Güray ÖZ
- > Hikmet ÇETİNKAYA
- > Hulki CEVİZOĞLU
- > İlhan SELÇUK
- > Mümtaz SOYSAL
- > Oktay AKBAL
- > Oktay EKINCI
- > Özdemir İNCE
- > Ruhat MENGİ
- > Süheyl BATUM
- > Ümit ZİLELİ
- > Yılmaz ÖZDİL
NASIL
Sanatevi’nin yemek salonunda, titreyen elim yüzünden, arada bir tabağa değen çatal bıçak sesinden başka ses yoktu. Sanki masalarda yemek yiyenlerin nefesi, sessizlik yemini etmişti. Bütün salon, kocaman bir kulak olup benim, küt küt atan yüreğimi dinliyordu. İçimin fırtınalarını… Aşkımla, güven duygumun arasında kalışımı… Kararsızlığımın, kararlarını… Ya da kararlarımın kararsızlığını…
Bu çok sıkıntılı durumdan kurtulmaya çalışmakla birlikte; elimden bir şey gelmedi. Benim dışımda oluşan bu sıkıcı durum, sanki sonsuzluğa kadar sürecekti. Giderek boğazıma dizilen lokmalar, yutulmak bir yana; akşamdan hormon verilmiş salatalık gibi giderek ağzımda büyüyordu. Sözün kısası çok kötü bir durumdaydım.
Nihayet uzaklardan gelen rüzgâr uğultusu gibi konuştu Orhan. Ona baktım. İnce nazik yüzü heyecanla kızarmıştı sanki… Ya da bana öyle geldi. Elimde su bardağı öylece ona baktım. Hâlâ aşk kokan bakışlarıyla sarılıyordum… Onca yıl evliliğimizin daha da çoğalttığı aşk kokusu…
Yıllar öncesine gidişim kaçınılmazdı, şaşkındım. Bu şaşkınlıkla ona, “Ne dedin, anlayamadım” diyemedim. Gerçekten… Şaşkın ve savunmasızdım. Bu savunmasızlığımın neye karşı olduğunu bile bilmeden öylesine bir teslimiyet içindeydim… Balköpüğü gözleri, bu kısa ayrılığımızda; yıllarca susuz kalmış kuyu dibinden yansıyan hasretliğe bürünmüştü. Elim ayağım birbirine dolaşmış öylece bakmaya devam ettim. Orhan’ın ılık nefesinin yaladığı yüzüm, alev alev yandı. Ah bu ellerim… Ellerim, neden bu kadar titriyordu sanki? Ya avuçlarım? Avuçlarım, hangi derenin kaynağıydı böyle, suyu bitmeyen? İki çocuk annesi olan bir kadındım artık. Hala kocam olan bu adamın karşısında neden bu kadar heyecanlanmıştım. Dahası onun, yıllar öncesindeki gibi elimden tutup buraya, bu Sanatevi’ne sürüklemesine neden izin vermiştim? “Evlen benimle” dediği bu yere?
Onunla ilk karşılaşmamız; bin dokuz yüz doksan dokuzun dokuzuncu ayının dokuzuncu günüydü. Yetişecek işler yüzünden; kalabalık yolun kalabalık insanlarından biri olarak koşuşturuyordum. Ilık sonbaharın sabahıydı. Nasıl oldu bilmem o, yerle gökyüzünün birleşmesi gibi çıkıverdi karşıma. “Siz” dedi… Evet, sanki yeryüzünün bütün tılsımlı sözlerini sıralamış gibi sırlandım o an. “Siz…”
Üç harfli bir kelimeyle insan, olduğu yere nasıl böylesine mıhlanabilirdi… “Aşk” mı?
Elini uzatıp elimi tuttuğunu fark ettiğimde; yerler, gökler çoktan balköpüğüne bezenmişti. Koşuyorduk. Yönü belli değildi. Koşuyorduk. Koyu gri mevsimlik takım elbiseliydi. Uzun siyah saçları, sıkıca geriye doğru taranıp ensesinde toplanmıştı. Böylece iri gözlerini gölgeleyen uzun kirpiklerinin korumasında, balköpüğü bakışları, gizemli bir sihirle insanı, tutsaklıyordu. Biçimli ve dolgun dudaklarını, bıyığı ve sakalı saklamaktan acizdi. Yüzü gibi ince bedeni, uzun bir fidan kırılganlığında ama güçlü duruyordu. Sıkıca tuttuğu elim, ince uzun parmakların hapsindeydi. Elimden bütün vücuduma yayılan ılık dalgalarla onun esmer tenine katılıyordum. Hala koşuyorduk. Biz koştukça; denizi yaran gemi gibi kalabalığı yarıyorduk. Dar sokaklardan, geniş caddelerden geçtik. Nihayet süslü bir demir kapının önünde bir iki dakika durup birbirimizin yüzüne baktık. Daha doğrusu o benim gözlerimden en ücra hücrelerime indi. Ben, onun gözlerinden kendi içime bakıyordum.
Ortadan ayrılmış uzun kumral saçlarım, iki örgü olarak kulaklarımın arkasından omuzlarıma oradan da belime ulaşıyordu. Kırmızı, beyaz ve yeşil çiçeklerle bezeli mor pazen elbisemin kuşağı, belimi sarıyordu. Henüz beş yaşındaki bir kız çocuğu olarak; okula giden abimin arkasından koşuyordum…
Süslü demir kapıdan içeri girip dar merdivenleri tırmandık. O, arada bir başını çevirip bana bakıyordu. Yarı karanlık merdivenlerden sürüklenişimi ve bu sürüklenişin bendeki etkisini ölçmeye çalışıyor gibiydi. Nihayet çok dönüp çok merdiven çıktıktan sonra ardına kadar açık olan süslü yeşil ahşap kapıdan içeri girdik. İlk girişteki küçük salonda; bir kaç masa, boş sandalyeleriyle dinlenmedeydi. Masaların arasından geçip yemek salonuna ulaştığımızda gözlerime inanamadım. Burası, bulutların altında bütün evlerin üstünde ve uzağında olarak bir saklı bahçeydi. Boş olan masalardan birinin banklarına karşılıklı olarak; masal ülkesinde gibi oturduk.
Konuşmadan bana baktı bir süre. Bütün planlarım, randevularım aklımdan uçup gitmişti. Ona bakamıyordum. Sanki bütün yüzü, beni içine çeken iki girdap olmuştu. Gözlerim masada öylesine duruyordum. Ne ki onun balköpüğü gözleri, her yerdeydi ve ben, sadece o gözleri görüyordum. Yılların yarımlığını tamlıyordum sanki… Çocukluğumu, kitap kurtluğuyla geçen öğrencilik yıllarımı ve de geleceğimi… Oysa onu hiç tanımıyordum. Daha önce hiç görmediğim gibi şimdi karşımdayken de göremiyordum. Ama tanımak için görmek ya da tanışmak gerekmiyordu galiba. Sanki asırlardır beklediğimdi… Asırlar öncesinden biliyordum onun nasıl baktığını… İçimin en olmadık yerlerinde sanki yılların bile silemediği izi vardı.
Garson kız, yanımıza gelmiş isteğimizi soruyordu. Beni, görünmez yapacak içecekleri var mıydı? Mikroskop altında incelenen hücre gibiydim. Konuşuyorduk; içinde özel bilgiler ve ilgilerin olmadığı… Dünya tarihinden, varoluşçuluktan, savaşlardan, eğitimden, sanattan ve doğadan konuştuk uzun uzun. Hiç umulmadık bir anda, birden, “Evlen benimle” dedi.
Henüz yeni avukat olmuştum. Yirmi iki yaşında ve evlenmenin çok uzağındaydım. Tanımadığım bu yabancının çekiminden nasıl çıkılırdı? Üstelik daha abim bile evlenmemişti, sıra onundu. Olmazdı. Evlilik gibi ciddi bir konuda hemen teklif etmek de neydi öyle? Üstelik o da beni tanımıyordu… Ne iş yaptığımı, nerede oturduğumu, kim olduğumu, huylarımı… Bir sevdiğimin olup olmadığını… Daha sonraları ona, “Bana evlenme teklif ettiğinde; evli olabileceğim ya da bir sevdiğimin olabileceği aklına gelmedi mi?” diye sormuştum. O da “Seni görür görmez, onca kalabalığın içinde hissettim; sendin aradığım. Sana doğru geldim. Siz, dedim. Sen, yüzünü çevirip şaşkınca bakarken anladım; aslında senin de aradığın bendim. Üstelik ne fark eder, izin vermezdim-vermezdik… Tamlanmamıza engel olacak olan neyse, ona izin vermezdik…” demişti.
Hemen banktan kalkıp arkama bile bakmadan oradan uzaklaşmalıydım. Merdivenleri indim hızlıca. Adımlarımın yankısı geliyordu kulağıma. Merdiven boyunca bu yankıyla sarsıldım. Sonra yollarda, otobüste… Nihayet evimizin kapısını çalarken de.
Kapıyı açan annem, garip bir ifadeyle baktı yüzüme. Yanımda, annemin daha önce hiç görmediği bir yabancı vardı. Çünkü biraz önce o yabancının evlenme teklifini kabul etmiştim. O, adını söylüyordu anneme, “Orhan.” Bu ne kadar güzel bir isimdi; içimden tekrarladığım… “Orhan, Orhan, Orhan.” Dudaklarımın dua gibi mırıldandığı bu isim, benliğimi yakan bir ateş topu gibi içime işlendi. Kulaklarım sadece bu isme kodlandı. Yüreğim… Nihayet bütün benliğimin açılış anahtarı oldu bu beş harf…
Evliliğimizi, kimler onayladı, kimler karşı çıktı hiç ilgilenmiyordum. Sanki bütün konuların dışındaydım. Nefes alıp verişimin tek hedefiydi Orhan’la olmak… Onun dışındaki her şey dördüncü, beşinci sıralardaydı. Önüne geçemediğim bir çekimin içinde, hiç durulmayan bir baş dönmesiyle ona ağıyordum.
Orhan’ın, ortaya çıkarmadığı şairliğini seviyordum ama o, ressam olarak tanınıyordu. Otuz yaşındaydı ve daha önce hiç evlenmemişti… “Sevdiklerim oldu elbet ama sana karşı hissettiklerimi kimseye hissetmedim. Sen “O”sun” deyip kararan yüzüyle dalardı uzaklara bazen… O zamanlar yüzündeki acının bana duyduğu aşktan kaynaklandığını sanıyordum. Çünkü ben onun yanında bile onu özleyendim. Kanamamanın acısını çekendim…
Daha çok yurt dışında sergiler açmış Orhan. Zaten eğitimini de yurt dışında tamamlamış… Bir sürü tablomu yaptı benim. Bir sürü de şiirler yazdırmışım ona… Şiirleşen yaşamın içinde; “Mısra” adını verdiğimiz kızımız ve “Dize” adını verdiğimiz oğlumuz oldu. Bu dünyanın insanları değildik. Arada parasız kalışlarımız oluyordu… O zaman, inanılmaz komikliklerle birbirimize daha çok bağlanıyorduk. İki kelebek olup durmadan birbirimize doğru uçup yakıyorduk kanatlarımızı, her seferinde yenilenen olarak… En dipten en yukarıya, en yukarıdan en diplere sürükleniyorduk hep. Gökyüzünü biz boyuyorduk maviye… Maviye boyuyorduk bütün denizleri… Akşamlardan sabahlara akmaktı ırmak olmak; denizine ulaşan olarak… Ve bir yeşil sevdaydı başımızda tüten ki gecelerden gündüzlere, gündüzlerden gecelere hep ikiden bir olunan.
Zaman geçiyordu. Birbirinden bağımsız ve sarsıcı çekimlerle kendi merkezimizde dönüp çoğaldığımız yıllardı… Ancak hala geçmişiyle ilgili bildiklerim, sınırlıydı. Annesini hiç görmedim örneğin… Babasını… “Benim kimsem yok senden, sizlerden başka” diyordu. En önemlisi birlikte olduğumuz zamanlar öyle doluydu ki… Araya yeni gündemler sıkıştırmakta zorlanıyorduk. Uykularımızda bile aşkımız üzerine yeminler ediyorduk… Aşk çocuklarımızla evimiz, yuvamız sağlam temelleriyle birlikte; bulutların üzerinde geziniyordu.
İnsan yerden bitmezdi, biliyordum. Biliyordum ama soracak, inceleyecek zamanım yoktu. Onunla geçen anlar yetmiyordu. O kadar konuşulacak konuyu nerden buluyorduk? Neler konuşup nelere gülüyorduk? Bu başımda esen rüzgâr nereden alıyordu nefesini? Orhan… Kocam… Çocuklarımın babası… Sevdiğim, saydığım… Nerede doğup nerede büyüdüğünü bilmediğim… Buna karşın sık sık “Bir gün seni köyüme götüreceğim” dediği halde on yıl boyunca bir türlü gidilmeyen köyü olan Orhan…
İki bin dokuzda Eylülünün dokuzunda, Kızım Mısra, okula başlayacaktı. Ondan iki yaş küçük olan oğlumuz Dize, “Ben de okula gideceğim” diye tutturduğu için Mısra’nın eşyalarıyla birlikte ona da bazı şeyler aldık. Bu uzun alış verişten sonra akşam yemeğini dışarıda yiyip evimize dönüyorduk. Şehrin dışındaki evimiz, site içindeydi. Siteye yaklaştığımızda, girişteki güvenlik biriminden; yanında Mısra yaşlarında kız çocuğu olan çok güzel bir kadın çıktı. Arabamız girişe geldiğinde de Orhan arabadan inip onlara sevgi gösterdikten sonra arabaya aldı. Bir taraftan da bizi, onlarla tanıştırıyordu. Bütün bu olanlar, sanki benim dışımda yaşanıyordu. Film seyreder gibiydim. Kızım, oğlum ve ben ne düşüneceğimizi bilemeden öylece evimize gittik. Misafir kız, sanki kızım Mısra’nın ikiziydi.
Orhan, Kıbrıs’ta sergi açtığı zamanlarda tanıyıp sevmiş Eftalya’yı. O zamanlar Eftalya, iki yıllık evliymiş bir İranlı doktorla. Ortada çocuk olmayınca boşanmak kolay olmuş. Nihayet Eftalya’yla Orhan beraber yaşamaya karar vermişler ama ikisi de evlenmekten korkuyormuş. İşte böylesi bir zamanda çıkmışım Orhan’ın karşısına… “Onca kalabalığın içinde sizi görünce beni aradı” dedi Eftalya. Sanki Orhan’ın annesiydi. Beni şaşırtan açıklamalar yapıyordu; “Sesi, çok heyecanlı geliyordu. Onu gördüm, dedi, sizin için. Sesinden; yarısının sizde olduğunu anlamıştım… Durma, git peşinden, dedim. Daha sonra o gittiğiniz Sanatevi’nden aradı. Belki hatırlarsınız… Siz, karşısında oturuyordunuz… Hatta bana ‘Merhaba’ dediniz. Orhan’ın heyecanını algılayabilmiştim. Ya sizinle olacaktı ya da hiç… Telefonun ucundan yüreğindeki yangını yansıtıyordu… ‘Buldum’ diyordu. Sanırım onun heyecanı Sanatevi’ndekilere de geçmişti ki alkış sesleri gelmişti kulağıma… Oysa inanmazdı aşka. Ama aşk onu olmadık bir zamanda vurdu. Kızıma hamileydim. Kızım, Mısra’dan birkaç yaş büyüktür. Orhan, çocuğumuzun olacağını biliyordu. Ama size âşık olmuştu. Onu seviyordum. Hala da seviyorum. O da beni seviyor, biliyorum. Ama aşk başka bir şey… Bu yüzden onun mutlu olmasını istedim. Ben, aşka saygılıyım…”
Rüyada gibiydim. Orhan’ın sevdiği ve Orhan’ı seven kadın; Orhan’dan beş yaş büyük olmasından mı alıyordu bu gücü. Bu kadar sakin ve kabullenerek anlatması… İnanılır gibi değildi. Bu şakamıydı? Eftalya, içimde koşuşan soruları okur gibi “Neden mi geldim? Size evlenme teklifinden sonra biz, sadece dost olduk. Kıbrıs’a her geldiğinde bize uğrardı. Sizi anlatırdı uzun uzun. Ben ve kızım sizi, bu anlatılarla sevdik. Sanki çok ötelerden beri tanıyor gibiydik.”
“Ancak Orhan, bu sırrın ağırlığıyla tükeniyordu. Onun böylesine kendini yiyip bitirmesine dayanamıyordum. Öte yandan gerçeklerle yüzleşmek hakkınızdı. Eğer ona âşıksanız onu anlardınız. Orhan’ın kaybetme korkusu, bütün duygularının üstüne çıkıyordu ama çocuklar, birbirlerini tanımalıydı. Çünkü onlar kardeşti.”
Bu nasıl bir gariplikti böyle? Orhan’a güvenebilir miydim artık? Aramızda güven olmadan biz nasıl? Acaba benden daha neler saklıyordu? Daha kendisiyle ilgili bilmediğim neleri vardı? Onca yıl… Onca yıl benim bilmediğim bir başka hayat… “Eftalya’yı seviyorum. Ama sana karşı hissettiklerim çok başka. Sen benim havamdan, suyumdan daha önemlisin. Yanımda sen yoksan hava da su da olmasın” dedi Orhan.
Durumu kabullenip kabullenmemek değildi konu. Konu, güvendi… İçim ağrıyordu... Eftalya, her şeyi paylaşabileceği kadar yakınıydı Orhan’ın… Ben? Onca iç içe geçmişliğe karşın; beni de ilgilendiren bir konuda, gerçeklerin saklanması… Sırların üzerine kurulmuş bir düzen… Beni tanıyamamışsa neden evlendik? Şimdi ben, bu güvensizlikle nasıl… Oysa bütün sorunları açıklıkla konuşup beraber çözüm üretmeliydik. Benden saklayacakları olacak kadar uzak mıydık birbirimize? “Biraz yalnız kalalım” dedim Orhan’a.
Ayrıldık. Ne kadar ayrı kaldığımızı bilmiyorum… Bilemiyorum… Bir gün, bir hafta, bir ay… Veya bir yıl… Ne fark eder? Onsuz geçen her an ömrümden yıllar tüketiyor… Ama güven başka bir şey… Offfffff… Bir sürü karmaşık duygu.
Çok yorucu bir günden sonra hızlıca eve dönüyordum. Ensemden yüzüme doğru Orhan’ın kokusu gelmişti sanki ama bu ilk kez olmuyordu ki… Nereye gitsem, nereden gelsem… Omzuma dokunan elin sıcaklığı ve kararlılığıyla sarsıldım yeniden… Yeniden konuşacak zaman bulamadan sürüklendim dar sokaklardan, geniş caddelere… Geniş caddelerden dar sokaklara… Yönü olmaz koşmalardaydık yine… Yeniden bütün bulutların altında ve evlerin üstünde o Sanatevi’nin yemek salonunda…
Emine CİN



del.icio.us
Digg
Yorum gönder