TORBALI Haberleri EFEM Sigorta TORBALISPOR arac vize: Kadına Yönelik Şiddetin Kaynağında KİM Var? Kadına Yönelik Şiddetin Kaynağında KİM Var? ================================================================================ hayri on 10/03/2010 10:01:00 Araştırmalar, kadınlara karşı fiziksel şiddet kullanılmasının binlerce yıl öncesine kadar uzandığını gösteriyor. Böyle olması doğal; çünkü sınıflı toplumların oluşumu da binlerce yıl öncesine uzanıyor... Ama biz şimdi o kadar geriye gitmeden günümüzün gerçeğini önünüze getirmek istiyoruz. Aşağıda sıraladıklarımız, bazı ülkelerdeki kadınlara yönelik şiddetin rakamlara dökülmüş halidir: - Mısır'da; kadınların % 35'i eşlerinden dayak yiyor. - Bolivya'da; 20 yaş üzeri tüm kadınlar şiddete maruz kalmıştır. - ABD'de; her 15 saniyede bir kadın, kocası tarafından dövülmekte. - Yeni Zelanda'da; kadınların % 20'si eşleri tarafından dövülüyor veya fiziksel tacize uğruyor. - Rusya'da; her gün 36.000 kadın kocaları tarafından dövülüyor. - Pakistan'da; kadınların % 42'si şiddeti kader olarak görüyor. (1) Sosyalist ülkeler dışında, tüm diğer ülkelerde durum yukarıdakilere benzerdir. Rakamlar biraz düşük veya yüksek olsa da sorun aynıdır. Ülkemizde bu tablonun dışında değildir. Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü'nce yapılan bir araştırmadan birkaç rakam aktaralım örnek olarak: - Kadınların yüzde 39'u fiziksel şiddete, Yüzde 44'ü hakaret, aşağılama gibi manevi şiddete maruz kalıyor. Yüzde 40'ı ekonomik şiddetle yüz yüze geliyor. - Evli 10 kadından üçü, eşinden fiziki ya da cinsel şiddet görüyor. - 10 gebe kadından biri şiddete uğruyor. (2) Roma'da erkeklere "içki içen, sokakta gezen" eşlerini öldürme hakkı verilmişti. 1200'lü yıllarda İngiltere'de yasalar, erkeklere doğru yoldan çıkan eşini dövme hakkı veriyordu. Şimdi şeriatın geçerli olduğu birkaç ülke dışında, hiçbir ülkenin yasalarında böyle bir "hak" yok. Ama işte tablo da ortada. Yasalarda olmasa da fiili gerçek bu. Kadınlara yönelik şiddetin varlığı tartışılamayacak kadar açık; fakat bu şiddetin temeli ne, kaynağı nerede? Bu sorun tartışılmadığında, kadına yönelik şiddete karşı çıkmak anlamını kaybeder. Ev içindeki şiddet'i görüp de bunları yok sayanlar, kadınlara yönelik şiddeti tüm boyutlarıyla ele almaktan korkan küçük-burjuvalardır. 'İkinci sınıf' görmek şiddetin bir biçimi ve şiddetin zeminidir Kadına yönelik ayrımcılık ve onu ikinci sınıf konumuna koyan anlayış, sınıflı toplumlarla, özel mülkiyet ve sömürüyle birlikte ortaya çıkmış ve günümüze kadar gelmiştir. Kadının ekonomik olarak güçlü olduğu anaerkil toplumlarda fiziksel şiddete maruz kalması sözkonusu değildi. Kadının toplumsal gücünü kaybetmesiyle birlikte "ataerkil" toplumlar ortaya çıktı. Bu şekilleniş, "erkek egemen" kültürü yarattı ve bugün de bu kültür devam etmektedir. Hukukun ve törelerin buna göre şekillenmesi, kadına uygulanan şiddetin toplum tarafından nerdeyse olağan görülmesini de beraber getirmiştir. Kadına uygulanan şiddet denilince kapitalizm öncesi erkek egemenliğine dayalı köleci, feodal dönemler akla gelse de, bugün şiddet kapitalizmin ekonomisi, ideolojisi, hukuku, kültürü tarafından beslenen bir kültür olarak varlığını sürdürmektedir. Sadece feodal ilişkilerin ve kültürün devam ettiği ülkelerde değil, kapitalizmin ve burjuva demokrasisinin en gelişkin olduğu ülkelerde de kadına yönelik şiddet sürmektedir. Köleci ve feodal toplumlarda adeta yok sayılan, yasal düzeyde hemen hiçbir hakkı olmayan kadının konumu, kapitalizmde kısmen bir değişime uğramıştı oysa. Burjuvazi iş gücü ihtiyacını karşılamak için kadınları evden çıkarmıştı. Fakat bu değişim, kadının toplumsal statüsünde belirleyici bir değişikliği yaratmaya yetmedi. Çünkü kapitalizmdeki hakim sınıf, kadını ikinci sınıf gören ideolojik yaklaşımı koruyor ve savunuyordu. Kapitalizm, kadın için haklar ve özgürlükler bakımından mesela oy hakkı gibi çeşitli ilerlemeler içerse de "ikinci sınıf" olma anlamında köleliğin biçim değiştirmesinden ibaret kaldı. Bugün, burjuvazinin, küçük burjuvazinin, işçilerin, köylülerin, kadınlara yaklaşımı sınıfsal, ideolojik, kültürel anlamda farklılıklar taşısa da tüm bu kesimlerin içinde kadının "ikinci sınıf" olma konumu devam etmekte, ettirilmektedir. İlişkileriyle, düşünceleriyle bu kalıpların dışında kalanlar olsa da toplumsal biçimlenme, kadına "ikinci sınıf" olarak davranılması yönündedir. Evde, işyerinde, okulda, sokakta, yaşamın tüm alanlarında kadınlara yönelik ayrımcılığın, aşağılamanın, adaletsizliğin sayısız çeşitlerinin yanısıra kadınlara yönelik şiddeti de görmek mümkündür. 'Mahkum'a şiddet hak! Çalışan kadın sayısı kapitalist ekonominin dayatmasıyla artsa da, ülkemizde kadınların önemli bölümü evde oturmaktadır. Başta din ve feodal değerler ve yaygın işsizlik, kadının çalışmasını engellemeye devam etmektedir. Eve hapsedilen kadının erkeğe hizmet eden bir köle olmaktan başka bir şansı ve statüsü yoktur. Eve hapsedilen kadın erkeğe bağımlıdır. Daha tam bir deyişle, erkeğe mahkumdur. Ve erkek, feodal, burjuva kültürün verdiği bakış açısıyla, evinde tutsak ettiği mahkum üzerinde her türlü tasarruf hakkına sahip olduğunu düşünür. O tasarrufa dayak da dahildir. Bir çok erkek, sistemin verdiği kültürün sonucu olarak bunu kendisinin "doğal hakkı" gibi görür. Kadınlara şiddet uygulanmasına karşı çıkılmasına da sanki "bir hakkı gasbediliyormuş" gibi bakar. "Kendi karımıza bir tokat da vuramayacak mıyız?" türünden itirazlar, bu bakış açısının ifadesidir. Çalışan kadının durumu, ev kadınlarından kısmen farklı olsa da, bu bir özgürleşmeye tekabül etmez. Emekçiliğinin yanı sıra ev işleri yapmak zorunda olması bir yana, çalışmak da, onu, kadınlara yönelik erkek egemen bakış açısının saldırganlığından kurtarmaya yetmez. Hem evde, hem çalıştığı ortamda erkek egemen bakış açısının yarattığı sorunlarla uğraşır, erkek egemen anlayışın doğrudan ve dolaylı şiddetine maruz kalır. Kadınlara yönelik şiddet, onları fiziki sakatlıklardan tutun da psikolojik sorunlara kadar bir çok başka olumsuzlukla da yüz yüze bırakıyor. Kadınlar, buna ancak örgütlülükle, mücadeleyle direnebilirler. Kadının, mevcut toplumsal yapı içinde erkek egemen sistemin şiddetine karşı başka bir çaresi, alternatifi yoktur. Haksız savaşların kadına yönelik şiddeti Kadınlara yönelik şiddetin en önemli boyutlarından biri de emperyalist savaşlarda veya halklara karşı ülke içinde yürütülen savaşlarda başvurulan şiddettir. Tüm emperyalist işgaller, kitlesel tecavüzlerin yaşandığı askeri harekatlar olmuşlardır. Emperyalist burjuva kültür, burada kendini en açık haliyle ortaya koymaktadır; o kadınları da işgal ettiği ülkeyle birlikte "fethedilecek" bir kesim olarak görmektedir. Bugün Amerikan, İngiliz işgalcilerinin Afganistan'da, Irak'ta kadınlara yönelik başvurduğu tecavüz, işkence ve diğer aşağılamalar, "kadınlara yönelik şiddet"in en bariz ve vahim biçimlerinden biridir. Emperyalistlerin veya oligarşik diktatörlüklerin halklara karşı sürdürdükleri savaşlarda, kadınlar, ülkelerini terketmek zorunda bırakılmakta, bir bölümü de fiziksel-ekonomik zorlamalarla fuhuşa zorlanmaktadır. Mültecilerin yüzde 80'ni kadın ve çocuktur. Ruanda'da 1994 soykırımı sırasında yarım milyona yakın kadın, yani kadınların yüzde 20'si tecavüze uğradı. Bosna-Hersek'te de 1992'deki çatışmalar sırasında 20-50 bin arası kadının tecavüze uğradığı tahmin edilmektedir. Irak'ta Amerikan işgaliyle birlikte aralarında sekiz yaşında kız çocuklarının da bulunduğu tecavüze uğrayan kadınların sayısı tespit edilememektedir. Bu tecavüzlerin, o orduları yöneten emperyalistlerden, oligarşik diktatörlüklerden bağımsız olduğu düşünülebilir mi? Siyasi yönetim olarak, askeri komuta olarak, kültürel olarak, sistemin onayının dışında bu korkunç rakamların gerçekleşebilmesi mümkün müdür? Ev içindeki şiddeti görüp de bunları yok sayanlar, kadınlara yönelik şiddeti tüm boyutlarıyla ele almaktan korkan küçük-burjuvalardır. Şiddete uğrayan kadınların boğulan çığlığı Kadına yönelik şiddetin resmi kurumlara bildirilmemesi, tüm sömürücü toplumlarda rastlanan bir tutum. Neden acaba? Bu sorunun cevabı da bize, kadınlara yönelik şiddetin kaynağı konusunda ek bir fikir verecektir. Çünkü, şikayetinin ardından kocasından "nasıl şikayet edersin beni?" diye dayak yemeyeceği konusunda bir güvencesi yoktur. Yeni-sömürgelerde polis, böyle bir güvence sağlamaz. Kadının, bağımsız yaşayabilmek için ekonomik imkanlara sahip olmaması, sistemin böyle bir imkan sunmaması, bir diğer nedendir... Dayak yiyen veya tecavüze uğrayan kadının, karakoldan Adli Tıp'a kadar, "kadın" olarak aşağılanmasının devam etmeyeceğinin de bir güvencesi yoktur. Etraf ne der, çocuklar ne olur gibi etkenler de sözkonusu olmakla birlikte asıl sorun, ekonomik ve sosyal anlamda sistemin kadınlara bunun yolunu açmamış olmasıdır. Kadınlara yönelik şiddetin nasıl örtbas edildiğine, kadınların dünyayı sarması gereken çığlığının nasıl bastırıldığına birkaç örnek vermek gerekirse; Şili'de tecavüze uğramış kadınların sadece % 3'ü olayı polise bildirmektedir. ABD'de, yani haklar ve özgürlüklerin nisbeten kökleşmiş olduğunun kabul edildiği bir burjuva demokrasisi ülkesinde, kadınların % 84'ü tecavüzü polise bildirmemektedir... Avustralya'da fiziksel saldırıya uğramış kadınların % 18'i bunu hiç kimseye söylememiş.. Bangladeş'te bu oran % 68... Mısır'da ise % 47... İrlanda'da fiziksel tacize uğrayan kadınların sadece % 20'si polise başvuruyor. Yüzde 80'i şiddetle ve çaresizliğiyle baş başa... Rusya Federasyonu'nda şiddet mağduru kadınların % 40'ı polisten yardım talep etmiyor. Britanya'da tecavüze uğramış kadınların % 87'si saldırıyı polise bildirmiyor... Ülkemizde ise, kadınların yüzde 48.5'i yaşadığı şiddeti kimseye anlatmıyor. Şiddete uğrayanların yüzde 92'si resmi kurumlara başvuramıyor. Polise ve jandarmaya başvuranların oranı sadece yüzde 4. Şunu da belirtelim; bir çok ülkede, aile içi şiddeti, kadınlara yönelik şiddeti suç olarak sayan herhangi bir yasal düzenleme de yok. Bu türden yasaların olduğu bir çok ülkede de bu yasaların uygulanması oldukça ender. 2003 itibarıyla, en az 54 ülkede kadınlara yönelik ayrımcı yasalar bulunuyor. Buna karşılık 79 ülkede aile içi şiddete karşı hiçbir yasa yok. Aile içi tecavüz sadece 51 ülkede cezayı gerektiren bir suç olarak tanımlanıyor. Diğerlerinde bir düzenleme yok. Sömürücü sistemin kadınlara yönelik şiddete, hatta tecavüze "hoşgörüsünü" kanıtlayan rakamlardır bunlar. Bolivya, Kamerun, Kosta Rika, Etiyopya, Lübnan, Peru, Romanya, Türkiye, Uruguay ve Venezuela'da, mevcut yasalara göre, tecavüzcü kurbanla evlenmeyi teklif eder ve kurban da kabul ederse serbest bırakılmakta. Şiddetin arkasında sadece 'erkeklik' değil; her yönüyle sistem var Kadınlar sistem içinde hem sınıfsal olarak üretim sürecinde ezilip sömürülmekte, hem de cinsiyet açısından aşağılanıp, ezilip, horlanmaktadır. Ek olarak, kapitalist sistem içinde ezilen erkeğin şiddetine de maruz kalır. Dinin, aşiretler gibi feodal kurumların da etkisiyle kadına yönelik şiddet meşrulaştırılarak, kadının mağduriyeti büyür. İki kez sömürülür, iki kez aşağılanır, iki kat şiddete maruz kalır. Bunlar birbirinden ayrı düşünülemez. Bu anlamdadır ki, kadını sömüren, bedenini, cinsiyetini metalaştıran, aşağılayan, horlayan sistemin kadına değer vermesi, kadını erkekle eşit statüye getirmesi mümkün değildir. Kadına yönelik evde, okulda, işte, uygulanan şiddetin kaynağı olarak ortaya çıkan sömürü düzeni, şiddetin önlenmesine de çare üretemez. Kadına yönelik şiddetin kaynağını doğru teşhis etmek, "kadına yönelik şiddetle" nasıl mücadele edileceğini doğru tespit etmek açısından zorunludur. Eğer şiddetin kaynağı soyut, sistemden bağımsız bir "erkeklik" sorunu olarak görülürse, o durumda mücadele de doğrudan "erkeği" hedefleyecektir. Erkekler psikopat, problemli oldukları için şiddete başvurmuyorlar. Veya sorun "eğitimsizlik" sorunu da değil. Eğitilse de değişmiyor. Çünkü sorunlardan biri nasıl eğitildiğinde zaten. O eğitim, kadın erkek konusunda nasıl bir kültürü veriyor? Düzenin eğitiminin verdiği bakış açısı, erkek egemen bakış açısıdır. Bu nedenle "okumuş olmak" da kadına yönelik şiddetin çözümü olmuyor ve olmayacaktır da. Dolayısıyla, kadınlara yönelik her kesimden kaynaklanan bu şiddeti, sistemden, sistemin verdiği kültürden koparıp sadece "tıbbi tedavi gerektiren" psikolojik bir soruna veya bir eğitim sorununa indirgeyen, sorunu sadece "erkek" olmakla sınırlayan anlayışlar, sorunun çözümü yerine sistemin aklanmasına hizmet eder. Bu anlayıştaki çarpıklık, kadına yönelik şiddetin sorumluları arasında olan devleti, onun kurumlarını, diyaneti, çözüm için adres olarak gösterebilmektedir. Sorun tek tek erkekleri eğitmekle çözülecek bir sorun değildir. Devletin ve dinin kurumlarıyla da bir sonuç alınamaz. Kadına yönelen şiddet sadece aile içinde değil; evde, sokakta, savaşlarda, gözaltında, hapishanelerde, fabrikalarda, köyde, işyerlerinde, her yerdedir. Burjuvazinin kadını siyasette de, ticarette de "vitrinlik" bir unsur olarak gören yaklaşımı, şiddeti körüklüyor. İşsizlik, açlık, yoksulluk, şiddeti körüklüyor. Kadına uygulanan şiddet sömürü sisteminin tüm kurumları tarafından gerçekleştirilmekte ve sömürü sisteminden beslenmektedir. Erkek egemen düzen nedeniyle burjuva kadının da sorunları olsa da, bir kez daha belirtmeliyiz ki, kadın sorunu esas olarak emekçi kadınların sorunudur. Kadınlara yönelik şiddet de aynı şekilde esas olarak halktan kadınların sorunudur. Bu nedenle kadına yönelik şiddet, kadınların sınıfsal ve cinsiyet açısından ezilmesi sorunundan bağımsız ele alınamaz. Buna bağlı olarak da, kadınlara yönelik şiddeti önleme mücadelesi, kadının haklar ve özgürlükler mücadelesiyle ve nihayetinde de kadınların kurtuluşu mücadelesi ile birleşmelidir. Kadına yönelik şiddetin ekonomik, siyasi, sosyal temelleri ancak devrimci bir halk iktidarıyla ortadan kaldırılabilir. Kadınların toplumda ikinci sınıf kabul edilmesinin ve kadına uygulanan şiddetin temelinde bu sömürü sistemi varsa, açık ki, bu sorunlar, ancak sömürünün ortadan kalkmasına bağlı olarak çözümlenebilir. Bu temel değişiklik olmadığı sürece hiçbir değişim, kadınların sorunlarını köklü ve kalıcı olarak çözemez. Elbette karşımızdaki her somut sorunla mücadele edeceğiz. Kadınlar, mevcut düzen içinde kadın olarak demokratik haklarını, özgürlüklerini genişletmek, her alandaki kadınlara karşı şiddeti asgariye indirmek için mücadele vereceklerdir. Vermelidirler. Ama, bu mücadelenin sonuç alıcı olması, boşa kürek çekilmemesi, mücadelenin sınıfsal bir bakış açısıyla sürdürülmesiyle mümkündür. Tersini iddia edenler, ne mevcut sistemi, ne kadın sorununu tam olarak kavrayamıyorlar demektir. Hedefe sadece erkeği koyanlar, kadınlara yönelik şiddetin sadece belli biçimlerini görüp, diğer biçimlerini görmezden gelenler, bu konuda bir sonuç alma şansına sahip değildir. Kadına yönelik şiddete karşı mücadele, özellikle kadınlar cephesinden, aynı zamanda kadınların örgütlenmesi, devrimcileşmesi ve mücadeleye katılımlarının sağlanması sorunu olarak ele alınmalıdır. Sorunun en genel anlamdaki çözümü ise sistemi, yani dolayısıyla erkek egemen sistemin ekonomik, sosyal temellerini de yıkmaktır. (1) Yazıda kullanılan rakamlar, WHO (Dünya Sağlık Örgütü) UNIFEM (BM, Kadınlar Kalkınma Fonu), Uluslararası Af Örgütü raporlarından alınmıştır. (2) Utandıran Tablo, Milliyet, 12 Şubat 2009