Anasayfa | TORBALI GUNDEM | ANLAYANA | GİTMENİN YOLLARINDA

GİTMENİN YOLLARINDA

Yazı ebatı: Decrease font Enlarge font
image

Birbirlerine satacaklarını çoğaltmak... Ya da sırasıyla toplumun her kesitini, kademe kademe alıcı yapmak

 

Emine CİN

 

 

 

 

Paranın merkeze konduğu sistemde gözü doymaz canavarın eli, alt gelir gruplarının cebine kadar uzanıyordu. Konu ne ise satılıp nemalanmalılardı, onlar… Bilgi, eğitim, sağlık, dostluk, sevgi… Hatta annelik, babalık ve kardeşliğin bile maddi karşılığı vardı sanki… Sözün özü, bu sistemde, elde olan her neyse maddi kazanca dönüştürülebilirdi. Dünyada hükmedenler ve hükmedilenler vardı. Neye göre olduğu ayrı bir konu olsa da dünya, hükmedenlerin elinde tüketildikçe tüketiliyor gibiydi… Ve dünya, onların isteğine göre şekil almalıydı. Bu yüzden onlar, hep yeni Pazar bulmalılardı. Hepsinin her şeyi olsa da almaya-satmaya alıştıklarından; yeni dünyalar bulunmalıydı.

Birbirlerine satacaklarını çoğaltmak... Ya da sırasıyla toplumun her kesitini, kademe kademe alıcı yapmak…  Nihayet orta gelir gruplarının alacakları çoğaltıldı, ama yetmedi. Sıra alt gelir gruplarına gelmişti bir şekilde. Şimdi onların alacağı arabalar, evler nihayet yazlıklar sıradaydı…

Sadece karınlarını doyurabilecek kadar geliri olanların üç beş kuruşunu alabilmeye yönelik satışlar oluşturmaktı şimdi hedef. İnsanların, topluca taşınırken rahat etmelerini sağlamak yerine, doğayı giderek zehirleyen ve insanları gizli bir rekabetle birbirine düşman eden arabaların üretimi, hızlandırılacaktı. Doğanın güzellikleri de varsıllıkla orantılı olarak paylaşılacaktı. Böylece bir şekilde körüklenen işsizlikle beraber yaşam kalitesi düşen insanlar, suyu sıkılmış portakal gibi büzüşen içleriyle şaşkın ve çaresizce katılacaktı sürüye… Katılıyordu da… Etinden, sütünden, emeğinden, ekmeğinden, aşından faydalanılanların sürüsü… Karşısındakini kendisi gibi sanıp saf duygularla inananların sürüsü…

Aynı zamanda başı eğik olanların sürüsüydü bu. Çünkü çalışmayan insan, ya da yeterince kazanamayan insan, kendini işe yaramaz hissedip başını eğerdi. Böylece örneğin neredeyse karın tokluğuna anket çalışmaları yapan gençler, okudukları onca zamanda; yaşamdan kopuk üniversite okuduklarına yanarlardı.

 Şimdi yaşamın en acımasızlığına teslim oluşun koynunda, canhıraş bir yalnızlıkla, gelene geçene anket için yalvarmanın ezikliğiydi yaşanan. İşte bu gençlerden biri kesmişti Leman’ın yolunu. Yalvaran bakışlarla; “Çok zamanınızı almaz, hemen birkaç soru… Ne olur ankete katılmayı kabul edin. Bu çalışmayı yapmama izin verin” demişti genç. Üniversiteyi bitiren bu delikanlı, doğup büyüdüğü yerden uzakta birkaç arkadaşıyla yaşadığı “bekâr evi”nde kendi karnını doyurma derdindeydi. Anasına babasına yük olmamaktı onun başarısı... Bedeli en hafif söylemle hasretlik, düzensizlik ve doğru beslenememeydi…

İki üniversite bitirmesine karşın istediği gibi bir iş bulamadığından işsiz olan ve kendini, kurslarla “ol”durmaya çalışan oğlu geldi Leman’ın aklına.  Oğlunun zaman zaman yakaladığı yılgın gözleri geldi…  Çaresizliğin kara bulutlarınca kapladığı yılgın sözleri döküldü sanki “iç”ine. Belki bu yüzden durdu ve gencin sorularını yanıtladı Leman.

Kuşadası’ndaki bir otelin “Devre Tatil” diye nitelendirilen satışına yönelikti anket aslında. Ama sorular öyle değildi. “Tatil yapmayı sever misiniz? Tatil yapmak gerekli mi? Tatil yapıyor musunuz? Kuşadası’nda beş yıldızlı bir otelde size bir haftalık tatil çıksa gider misiniz?” gibiydi… Nihayet anket çalışmasının sonunda delikanlı, “Ankete katılan aileler arasında çekiliş yapılacak. Böylece beş yıldızlı tatil sitemizde bir hafta tatil kazanma şansınız olacak. Eğer siz kazanırsanız telefonla size bildirilecek. O zaman ne olur benim hakkımda güzel şeyler söyleyin. Bu işte kalıp kalmamam, sizin, hakkımda söyleyeceklerinize bağlı” demişti. Aslında amacın, o tatil sitesindeki bir daireyi, yılda 30 kez satmak olduğunu tahmin edebiliyordu, Leman. Üstelik oldum olası böyle şeylere katılmazdı da… Ama her şeyin bir ilki vardı işte...

 Giderek inanılmaz bir hızla artan meşgalelerle doluydu yaşamı. Temmuz’un ortasına geliniyordu ve o daha denize bile gidememişti. Eski günlerini andı özlemle… Kışın bile denize girdiği günleri… Dağ yürüyüşü yapabildiği günleri…

Birkaç gün sonra anketi yapan delikanlının sesindeki yalvarışı yansıtan sesiyle bir kadın telefon edip;  “Çekilişi kazandınız. Bir hafta tatil kazanmanız için gelip burayı görmeniz gerek. Cumartesi günü falan saatte, falan yerde olabilir misiniz? Ne olur evet deyin” diyordu. “Gelin, misafirimiz olun, çok memnun kalacaksınız…” Hızlı akan dereden karaya çıkmak gibiydi Leman için; Cumartesi günü Kuşadası’na gitmek.

“Başladın bir kez, bitir” dedi kendi kendine, telefonda adeta yalvaran sese, “Peki tamam, geliriz” derken… Telefonu kapatırken ses, “Mutlaka eşinizle gelin” diyordu. Nihayet Cumartesi günü söylenen saatten on dakika önce söylenen durakta oldular. Görevli gençler, anketle çağırdıkları aileleri titiz bir çalışmayla kontrol edip arabaya aldılar. Eski otobüs, hareket saati geldiğinde gideceği yolların ağırlığından çok kullanıldığı yılların ağırlığınca inleyerek hareket etti. Birbirlerini yabancı gözlerle süzen yolcular, su servisi bile olmayan otobüste, varacakları beş yıldızlı otelin lüksünü hayal ederek yol aldılar.

 Sıçaklığın uyuşturduğu yarı uykulu hallerde olarak varıldı Kuşadası’nın dışındaki tatil sitesine. Değişik yerlerden aynı yöntemle gelenlerin aynı derecedeki eski otobüsleri, park yerlerine alışık duruyorlardı. Bir anda Leman’ların da içinde bulunduğu otobüsün etrafı, bir sürü yol gösterici gençle sarıldı.  Bu gençler, günün yorgunluğunu saklayamayacak kadar bitkin olarak gelenleri tesisin büyük salonuna aldılar. Büyük salonda, tek tek aile isimleri okunarak koltuklardaki yerlerini alan konukların, şaşkınlık ve yabancılıkları, tatil kazanmanın cilasıyla örtülüyor gibiydi.

Yine de yorgunluğun gerdiği hallerini gizleyemeyen halkla ilişkiler müdürünün sunduğu tanıtım programına odaklanmak zordu. Halkla ilişkiler müdürü genç kadının, hırçınlıkla gerilen bedeni ve çatallaşan sesi, yol yorgunu konukların yorgunluğunu daha da ortaya çıkarıyordu sanki. İşte bu hırçınlıkla azarlanan çocuklu aileler, eğitim salonunun dışına çıktılar, kalanları imrendirerek.

Nihayet anlatılacaklar anlatılmış, sıra tesisin gezilerek tanıtılmasına gelmişti. Kaybedilecek vakit yoktu… Hızla inildi merdivenlerden. Her bir aileye bir tanıtımcı düşüyordu. Leman’ların payına spor akademisi ve turizm işletmecilik fakültesini bitirmiş, üç dil bilen Eda düşmüştü. Eda iletişim kurmak için bildiği bütün yöntemleri bir bir deniyordu. Leman, Eda’nın bu gayretini görüp yardımcı olmak istiyordu ama yorgunluğun hapsettiği benliği sessizliğin koynundan çıkacak gibi değildi. Leman’ın eşi Cemil, ortamı kurtarıcı duruşların peşindeydi ama onun da yeteri kadar başarılı olduğu söylenemezdi.

Nihayet tesisin tanıtımı bitmişti. Şimdi aileler, kantinin büyük salonunda tanıtımcılarıyla birlikte boş buldukları masalara oturup almaya hazır hale getirilme çalışmasına alındılar. Leman, yorgunluğuna eklenen açlık ve susuzluğundan kendini tam olarak konuya veremiyordu. Buraya gelebilmek için zamanında durakta olması gerektiğinden öğle yemeği yiyememişti ve saat akşam yemeği için bile geçti. Üstelik o, şeker hastasıydı. Bu kadar saat aç kalmamalıydı. Neredeyse eşi Cemil’e; “Aman ne denirse evet diyelim. Almaksa alalım” diyecek gibi olmuştu ki “Sen acıkmadın mı?”diye sordu Cemil. Leman, “Acıktım” dedi bitkince. Tanıtımcıları Eda, “Çay, kahve ve kurabiye ikramımız var. İsterseniz alabilirsiniz” dedi, kendi açlık ve yorgunluğunu çözememiş olarak.

“İş yok. Daha önce bir kaç işte çalıştım. Güya maaşım iyiydi ama üç ay geçti bir kuruş alamadım. Burada sadece sattığım ürün karşılığında pirim alıyorum ama olsun. Yine de asgari ücreti buluyor kazancım. Şirketimizin Kuşadası’nda bizleri barındırdığı yerde kalıyoruz. Buraya servisle gidip geliyoruz. Ev kirası, yiyecek içecek ve yol parası vermiyorum. Haftanın altı günü zaten buradayım. Bir gün tatilim var ama onu da yatıp dinlenerek geçiriyorum. Zaten burada işe başlayalı iki sene oldu. Üç seneden sonra maaşa geçeceğim. İşte o zaman işim garantilenmiş olacak” diye kendisine, kendisiyle ilgili olarak; Cemil’in sorduğu soruyu cevaplıyordu Eda. Leman sıkılmıştı ve bir an önce evine dönmek istiyordu. Cemil, “Bizim zaten tatil yapacak zamanımız yok. Onun için burada çok iyi seçenekler sunsanız bile bize uygun değil. Siz, çok güzel anlattınız ama biz, artık gitmek istiyoruz” dedi. Zaten firma, bu gruptan da alacağını almıştı nasıl olsa. Anonslar ve alkışlardan üç satış olduğunu anlamışlardı. Daha ne olsundu…

Eda, Leman ve eşi Cemil’i otobüslerine kadar geçirdi. Otobüs, İzmir’e doğru hareket ettiğinde sanki herkes birbirinin çok yakınıymış gibi şirketin kandırmacılığını konuşuyordu. Buraya gelirken; birbirini yabancı gözlerle süzen bu insanlar, kendilerini kandırdıklarını düşündükleri bu şirketin karşısında bir anda birlik olmuştu. Birbirlerine, kandırılma öykülerini anlatıyorlardı şimdi. Sanki hepsi, kırk yıllık dosttu.

Bu nasıl olabiliyordu… Yenilmişliğin yılgınlığında, bir anda “dedikodu çemberi” oluşturup onun etrafında birleşmek… Birinin söylediğini, kendi mantık süzgecinden geçirmeden onaylayıp çoğaltmak… İnsan… Bilinmezlik yumağı insan… Güzel ve iyi şeyleri, kendi arkadaşlarıyla paylaşırken; heyecan, korku, acı, yenilmişlik ve kandırılmışlıkta toplum birliği sağlayan insan… Acının çoğalttığı birliktelikler…

Leman, bunları düşünecek durumda değildi. Evinde ve yatağında olmayı hayal edip başını, eşi Cemil’in omzuna koyup gözlerini kapattı

Sosyal sitelere ekle: Add to your del.icio.us del.icio.us | Digg this story Digg

Subscribe to comments feed Yorumlar (0 gönderilen):

Yorum gönder comment

Lütfen resimde gördüğünüz kodu girin:

  • email Arkadaşına gönder
  • print Sayfayı yazdır
  • Plain text Düz metin
Etiketler
Bu yazı için etiket yok
Bu yazıyı oyla
5.00
Powered by Vivvo CMS v4.1.2